Çevremizdeki gelişmeleri değerlendirmeye kalktığımda garip bir tablo ile karşılaşıyorum. Tabloyu değerlendirmem gerekirse sadece şunu yazabilirim: “Giritlinin biri demiş ki bütün Giritliler yalancıdır.” Bu, gençliğimizde aklımız ererken karşımıza çıktığında bize büyük heyecan veren bir ifadeydi. Lisedeyken zehir gibiydik. Üniversite sınavına hazırlandığımız dönemde test soruları ile aptallaşmaya başladık. Beş seçenekten birini seçerken evrimde maymuna dönüyorduk; eğitmenin dediğini yaparsan muzu alırsın. Fazlasını düşünmene gerek yok. Hayatın geri kalan bölümü de böyle devam etti.
Son haftalarda yapay zekâyı anlatmaktan kullanmaya geçmemle birlikte zihinsel olarak gençlik yıllarıma döndüğümü hissediyorum. Bunun en tipik sonucu, ilgimi çeken konular oldukça işi gücü bırakıp onlara zaman ayırmak. Bu sabah, Türkiye Sınai Kalkınma Bankası’nın (TSKB) raporunu hiç yapmadığım kadar hızlıca okudum. Gençliğimde, insan hızlı okuyunca daha iyi anlıyormuş diye düşünürdüm; haklıymışım.
İki haber dikkatimi çekti. Zaten bültenin sonunda yer alan bölümde bu iki haber vardı.
- Rusya Tarım Bakanlığı, amonyum nitrat gübresinin ihracatının 21 Nisan'a kadar geçici olarak durdurulduğunu açıkladı. Açıklamada, kararın Rus çiftçileri korumaya yönelik olduğu ve ihtiyaç duyulması durumunda azot gübre ihracatında da benzer bir kısıtlamaya gidileceği belirtildi. Rusya’nın genel gübre ihracatında önde gelen bir ülke olduğu düşünülürse gübre fiyatlarına dair endişelerin artması muhtemel görünüyor.
- Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, Türkiye’nin doğal gaz depolama tesislerinin doluluk oranının %71 olduğunu belirtti. Bu açıklamaya göre Türkiye’nin depolarında yaklaşık 5 milyar metreküp (bcm) doğal gaz bulunuyor. Bakan Bayraktar, bu doğrultuda doğal gaz arzında bir sıkıntı olmadığını vurgularken, İran’dan Türkiye’ye doğal gaz akışının da devam ettiğini ekledi.
Tarım ve enerji insan vücudunun da sürdürülebilirliği açısından hayati olan mekanizmayı tanımlıyor. Yediklerimizi yakarak enerji oluşturuyoruz ve bu enerjiyi kullanarak faaliyetlerimizi sürdürüyoruz. Dünya için geçerli olan mekanizma da bundan farklı değil. Enerji ve mal akışları dünya ekonomilerinin ayakta kalmasını sağlıyor. Biz çok fazla ekonomik göstergelere odaklanırken; yani insana uyarlarsak sürekli tansiyonumuzu ve ateşimizi ölçtürürken asıl hayati işlevlerimizi gerçekleştirmekten ne kadar uzaklaştığımızı fark etmiyoruz.
Fatih-İlber-Celal üçlüsünün efsane programı
Bunları yazmama neden olan muhtemelen Teke Tek Bilim’de İlber Ortaylı’nın son kez sahne aldığı programı izlemem olduğunu düşünüyorum. Bence o kadar şeyi konuşurken ve sonunda geleceğe ilişkin planlarını anlatırken, aslında ne olacağını biliyordu. Bunu herkesten iyi bilen ve program öncesindeki buluşmadan programın sonundaki sohbete kadar her şeyi planlayanın da İlber Ortaylı olduğunu düşünüyorum. Bilmek ve bilginin tanımladığı düzlemde en doğrusunu yapmayı başarmak, bizden önceki zorlukları yaşamış kuşağın bazı bireylerinin ulaştığı bir mertebe. Bizler daha çok pedagojik terimlerle anal ve oral dönemlerimizi yaşıyoruz. Bunlardan ilki (anal) bebekken kakamız gelince altımıza yapmamızı ve oral da “anne kakam geldi” demeyi tanımlıyor. İkisi arasındaki farkın altını çizen programı gözlerim yaşararak izledim. Herkes her şeyi biliyordu ve buna odaklanmadan çok değerli bir insana yakışır bir veda gerçekleştiriyordu. Işıklar içinde uyusun.
O programda Celal Şengör önemli bir tanımlama yaptı. Bizden olan yani ülkemizin koşulları altında dünyayı daha iyi anlamamızı sağlayan bilim insanlarına atıfta bulundu. Bunun yanlış (menfi) örneğini askerdeyken yaşamıştım. Topçekerlerden biri kaza yaptığında, sorumlu astsubay Amerika askerlerinin zaten askere gelmeden önce çok iyi araba kullanmaları nedeniyle oradaki askerlerin sürüş yeteneğinin yüzde 80’den yüzde 100’e taşındığını söyledi. Bizdeki askerlerin sürüş yetenekleri ise, onun anlattığına göre, yüzde 20-30’lardayken verdikleri eğitim sayesinde yüzde 70-80’lere çıkarılıyordu. Biz, askerde, tabii ki daha iyi bir eğitim sağlıyorduk ama sahada, yabancılardan aldığımız araçları kullanma konusunda yüzde 100 performansa karşı yüzde 80 performansa sahiptik.
Bu konuda iyi (müspet) örnek ise, Soma’daki maden kazasında karşıma çıktı. Kazanın ardından İstanbul’dan bir profesöre bağlanan televizyon kanalındaki sunucu sorularını sorarken biz iş kazanın trafonun patlamasından kaynaklanmış olabileceğine kadar geldi ve profesör trafo tiplerini anlatmaya başladı. O sırada sahaya bağlanıldı ve madeni bilen maden mühendisine konu anlatıldı; mühendis hiç uzatmadan madende yağlı trafo kullanılmadığını söyledi.
Askerlikte yazışmalarda yazılan şeyin övgü mü küfür mü olduğunun anlaşılması için yanına parantez içinde müspet ya da menfi notu düşülüyordu. Böylece asker ödüllendirileceğini mi cezalandırılacağını mı anlıyordu. Günümüzde bu tanımlamanın sivil hayatta da yapılması gerektiğini düşünüyorum. İfade edilen göstergelerin olumlu ya da olumsuz olduğunu anlayacak gücümüz yok; önyargılarla hareket ediyoruz. Önyargılar ise, geçmişte anlamadan zihnimize kazıdığımız izler olduğunda bu zararlı etkiyi yaratıyor. Şimdi geçmişe dönerek, yüksek kur yüksek enflasyon etkisinin Türkiye’yi nasıl çökerttiğini inceleyelim.
1958’i anlamadan 2028’i öngöremeyiz
TSKB’nin 25 Mart 2026 tarihli bülteninde şu ifadeler yer alıyordu: “Dün [24 Mart 2026] haber akışı bir yandan savaşın seyrine, diğer yandan da bunun ekonomi üzerindeki etkilerine ve ABD siyasetindeki yansımalarına odaklandı. Özellikle öncü PMI verileri büyüme ve enflasyon dengesinde bozulmanın derinleştiğine işaret ederken, ABD Başkanı Donald Trump’ın onay oranının %36 ile yeni en düşük seviyesine indiği görüldü. Piyasalarda genel kanaat ABD ile İran arasındaki temaslardan yakın vadede elle tutulur bir sonuç çıkmasının zor olduğu yönünde. Bu ihtiyatlı duruşun temelinde çatışmaların kesintisiz devam etmesi, Washington yönetiminin bölgeye askeri sevkiyatı sürdürmesi, Körfez ülkelerinden Beyaz Saray’a savaşın devamı yönünde telkinler geldiğine ilişkin haber akışı ve Tahran’ın ciddi içerikli görüşmelerin yapıldığını reddetmesi bulunuyor. Ancak yatırımcılar ağırlıklı olarak Orta Doğu’daki mevcut görünümün hem askeri kapasite hem de ekonomik maliyetler açısından sürdürülebilir olmadığı görüşünü taşıyor. Savaşın çok daha yıkıcı bir eşiğe yaklaşmış olması nedeniyle Başkan Trump’ın tansiyonu düşürmeye dönük daha belirgin adımlar atma ihtimali yüksek görünüyor. Bu kapsamda dün Washington, Tahran’a on beş maddeden oluşan bir ateşkes planı sundu. Veri akışı tarafında ABD’de açıklanan öncü PMI göstergeleri Orta Doğu’daki gelişmelerin ekonomik etkileri hissedilir hale gelirken daha zayıf büyüme ile daha yüksek enflasyonun aynı anda yaşandığı olumsuz bir tabloya işaret etti. Özellikle hizmetler tarafındaki baskı nedeniyle ekonomik faaliyet son 11 ayın en düşük düzeyine gerilerken maliyet baskılarının da canlı kaldığı görüldü.”
TSKB bülteninde aktarıldığı gibi bugünün önemli sorunu enerji ve gıda tedarik zincirlerini sürdürülebilir kılmak. 1958’de yüksek kur-yüksek enflasyon ortamında kredi maliyetlerinin yükselmesi, önce işletme sermayesi ve yeni yatırım için kaynak bulamayan reel sektörleri vururken daha sonrasında banka iflasları geliyor. 1958 öncesinde yapılan yanlış yatırımlar, ülkeyi, sorunun çözümü için gereken kaynaklardan mahrum bırakıyor. Benim okuduklarımdan hatırladığım bunlar ancak konuyu daha iyi anlamak için sevgili dostum Gemini’ı iktisat profesörü olarak tanımlayıp kendisine sordum. Yanıt yeterince açıklayıcıydı.
“Merhaba, bir iktisat profesörü perspektifiyle 1958 yılını değerlendirdiğimizde, Türkiye ekonomisinin "geliyorum diyen" bir duvara tosladığı, yapısal krizlerin zirve yaptığı bir dönemi görüyoruz. 1950’lerin başındaki tarım ve dış yardım odaklı büyüme rüzgarı, yerini şiddetli bir döviz darboğazına ve kontrol edilemeyen fiyat artışlarına bırakmıştı.
İşte 1958 krizinin ve o meşhur 4 Ağustos İstikrar Kararları öncesindeki tablonun yarattığı temel zararlar:
- "Karaborsa" Ekonomisinin Kurumsallaşması
Resmi döviz kuru $1$ USD = $2,80$ TL seviyesinde sabit tutulmaya çalışılsa da, piyasada bu rakamın hiçbir karşılığı yoktu. Bu durum iki büyük yıkım yarattı:
- İthalatın Durması: Döviz bulunamadığı için sanayinin ihtiyaç duyduğu ham madde ve yedek parçalar ithal edilemedi. Fabrikalar kapasitelerinin çok altında çalışmak zorunda kaldı.
- Yokluk ve Kuyruklar: Temel tüketim malları (kahve, ilaç, yedek parça) piyasadan çekildi. Halk, karaborsaya ve fahiş fiyatlara mahkum edildi.
- Devalüasyonun Yarattığı Şok Dalgası
Hükümet, IMF ile yapılan anlaşma neticesinde 4 Ağustos 1958'de Türk lirasını fiilen devalüe etti. Dolar kuru $2,80$’den $9,00$ TL’ye fırladı (yaklaşık %220’lik bir artış).
- Maliyet Enflasyonu: İthalata bağımlı olan Türkiye’de, kurdaki bu sıçrama üretim maliyetlerini bir gecede katladı.
- Dış Borç Yükü: TL bazında devletin ve özel sektörün dış borç yükümlülükleri üç katına çıktı, bu da bütçe dengelerini altüst etti.
- Orta Sınıfın Tasfiyesi ve Sosyal Tahribat
Yüksek enflasyon, sabit gelirli memur ve işçi kesiminin satın alma gücünü adeta buharlaştırdı.
- Servet Transferi: Enflasyon, borçluların (genelde büyük tarım üreticileri ve ticaret erbabı) lehine, alacaklıların ve tasarruf sahiplerinin aleyine işledi.
- Siyasi Gerilim: Ekonomik sıkıntılar toplumsal huzursuzluğu tetikledi ve 1960’a giden süreçteki siyasi kutuplaşmanın en büyük yakıtı oldu.
1958 Ekonomik Göstergeleri Özeti
|
Gösterge |
Durum |
Sonuç |
|
Döviz Kuru |
$2,80$ -> $9,00$ TL |
İthalat maliyetlerinde devasa artış. |
|
Dış Ticaret |
Büyük Açık |
Döviz rezervlerinin tükenmesi ve dış yardım bağımlılığı. |
|
Piyasa Yapısı |
Milli Korunma Kanunu |
Sıkı denetimler ve buna bağlı gelişen karaborsa. |
|
Enflasyon |
Kontrolsüz Artış |
Halkın alım gücünün dramatik düşüşü. |
Sonuç Olarak
1958 krizi, Türkiye’ye "kaynakların verimli kullanılmamasının" ve "gerçekçi olmayan kur politikalarının" bedelini çok ağır ödetmiştir. Bu dönem, Türkiye'nin IMF ile tanıştığı ve planlı ekonomiye geçiş ihtiyacının (DPT'nin kurulması gibi) yüksek sesle tartışılmaya başlandığı bir dönüm noktasıdır.”
Gemini, bu yorumun ardından “Bu krizin sanayileşme çabaları üzerindeki uzun vadeli etkilerini mi, yoksa günümüz ekonomisiyle benzerliklerini mi detaylandırmamı istersin?” sorusunu yöneltti.
Bugünle benzerlikleri sordum ve size aktarmak istiyorum.
1958 yılı ile günümüz (2020'li yılların ortası) arasındaki benzerlikleri incelediğimizde, iktisadi mekanizmaların ne kadar tanıdık olduğunu görmek hem şaşırtıcı hem de öğreticidir. Bir iktisatçı gözüyle bakıldığında, "tarih tekerrürden ibarettir" sözü, özellikle yanlış para ve kur politikaları uygulandığında daha da anlamlı hale geliyor.
İşte 1958 ve günümüz arasındaki temel benzerlikler:
- Kur Baskılama ve "Çoklu Kur" Fenomeni
1958 öncesinde hükümet, doları $2,80$ TL'de sabit tutmak için yoğun çaba sarf etmişti; ancak bu durum piyasada doların bulunamamasına ve bir "karaborsa kuru" oluşmasına neden olmuştu.
- Günümüzle Benzerlik: Son yıllarda da resmi kur ile serbest piyasa (Kapalıçarşı) kuru arasındaki makasın açıldığı dönemler yaşadık. Merkez Bankası rezervleri üzerinden kuru kontrol etme çabası, 1950'li yıllardaki "döviz tahsisi" mantığına benzer bir daralma yarattı.
- Dış Kaynak İhtiyacı ve Borç Döngüsü
1958'de Türkiye, dış borçlarını ödeyemez hale gelmiş ve "moratoryum" eşiğine gelmişti. Kriz, ancak IMF ve OECD ülkelerinden gelen kredilerle (ve ağır şartlarla) yönetilebilmişti.
- Günümüzle Benzerlik: Türkiye bugün de yüksek bir dış borç çevirme yüküyle karşı karşıya. CDS (kredi risk primi) oranlarının dalgalanması ve yabancı sermaye girişine olan hayati bağımlılık, yapısal döviz açığı sorunumuzun 60 küsur yıldır tam olarak çözülemediğini gösteriyor.
- Enflasyon-Devalüasyon Sarmalı
1958 Kararları ile yapılan %220'lik devalüasyon, maliyetleri artırarak enflasyonu körüklemişti.
- Günümüzle Benzerlik: Son birkaç yılda yaşadığımız kur sıçramaları (kur şokları), doğrudan "geçişkenlik etkisi" ile enflasyonu rekor seviyelere taşıdı. Her iki dönemde de halkın en büyük sancısı, maaşların enflasyon karşısında erimesi ve alım gücünün dramatik kaybıdır.
- Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) ve Fiyat Ayarlamaları
1958'de bütçe açığını kapatmak için KİT ürünlerine (şeker, akaryakıt, ulaşım) devasa zamlar yapılmıştı.
- Günümüzle Benzerlik: Günümüzde de bütçe disiplinini sağlamak adına vergi artışları ve enerji (elektrik, doğalgaz) fiyatlarındaki düzenlemeler, enflasyonla mücadelede halkın üzerindeki yükü artıran benzer araçlar olarak karşımıza çıkıyor.
Temel Farklılıklar ve Benzerlikler Tablosu
|
Özellik |
1958 Dönemi |
Günümüz (2024-2026) |
|
Ana Sorun |
Döviz yokluğu (Darboğaz) |
Yüksek enflasyon ve rezerv yönetimi |
|
Çözüm Yolu |
IMF ile ilk stand-by ve devalüasyon |
Sıkı para politikası (Faiz artışları) ve OVP |
|
Dış Politika Etkisi |
Soğuk Savaş yardımları (Truman/Marshall) |
Küresel piyasalardan kredi akışı ve doğrudan yatırım |
|
Ekonomi Modeli |
İthal ikameci / Müdahaleci |
Serbest piyasa temelli (ancak yoğun regülasyonlu) |
Sonuç Olarak
1958 krizi bize şunu öğretmiştir: Piyasa gerçeklerine aykırı kur ve faiz politikaları, eninde sonunda çok daha sert bir düzeltme (devalüasyon/enflasyon) ile sonuçlanır. Günümüzde uygulanan rasyonel politikalara dönüş çabaları, aslında 1958'deki hataya düşmemek ya da o hatanın yarattığı tahribatı onarmak için verilen bir mücadeledir.”
Peki, ne yapmak gerekiyor?
Ne yapmak gerektiği uzun bir tartışma ancak, ben bu yazıyı Digitopia kurucusu Halil Aksu’nun paylaştığı “Türkiye Dijital ve Yapay Zeka Olgunluk Raporu 2026”nın sonuç bölümü ile kapatmak istiyorum. Bu bölüme Olgunluğu Değer Dönüştürecek Daimi Oyun Planı başlığı konulmuş:
- 2026’da en büyük risk ‘AI yapmamak” değil. En büyük risk, çok şey yapıp çok az sonuç almak. Benchmark’ın gösterdiği tuzak tanıdık: pilotlar çoğalıyor, panolar parlıyor, yol haritaları büyüyor… ama olgunluk neredeyse yerinde sayıyor ve değer hâlâ zor yakalanıyor. Öne geçen kurumlar daha gürültülü ya da daha şanslı değil. Daha disiplinliler. Dönüşümü bir işletim sistemi güncellemesi gibi ele alıyorlar: gerçeği ölçüyor, öncelikleri seçiyor ve kararlılıkla uyguluyorlar. Aşağıdaki üç öneri, aktiviteden etkiye, olgunluk skorlarından iş sonuçlarına gitmenin en kısa yoludur.
- Strateji, bir dilek listesi değil bir seçimler setidir. İş öncelikleriyle ve arkasındaki “neden” ile başlayın: büyüme, maliyet, dayanıklılık, risk, müşteri deneyimi. Sonra bu öncelikleri, inşa etmeniz gereken kabiliyetlere çevirin; böylece teknoloji bir dikkat dağıtıcı değil bir kaldıraç olur. Aksi halde AI, olasılıkların açık büfesi haline gelir: ilginç, pahalı ve nadiren belirleyici. Güçlü bir DAIMI stratejisi odak ve sınır üretir. Yapmayacağınız şeyleri netleştirir, ki çoğu zaman en zor kısım budur. Olgunluk boşluklarını iş hedefleriyle bağlar ve zor ama gerekli takasları zorlar: hangi değer akışları en kritik, nerede farklılaşma mümkün, ölçeklemek için neyin standartlaşması şart. Strateji netleştiğinde AI “inovasyon tiyatrosu” olmaktan çıkar ve icra avantajına dönüşür: daha hızlı kararlar, daha iyi tahminler, daha akıllı otomasyon ve ölçülebilir performans iyileşmeleri.
- Yol haritaları slayt değildir; sıralama ve hesap verebilirliktir. Kazananlar az sayıda değer üreten inisiyatife odaklanır, arkasındaki etkinleştirici kabiliyetleri inşa eder ve işe yarayanı süreçler ve ekipler arasında ölçekler. Hızı ilerleme ile karıştırmazlar: pilot ancak üretime geçtiğinde anlamlıdır, üretim ise ancak sonuçları değiştirdiğinde değerlidir. İcra, farklı bir işletim ritmi gerektirir: net sahiplik, kısa teslimat döngüleri, ölçülebilir değer hedefleri ve kararları hızlandıran bir yönetişim. Ayrıca teslimatla birlikte kabiliyet inşası gerekir: veri kalitesi, entegrasyon, güvenlik, yetkinlikler, değişim benimsemesi. Böylece inisiyatifler gerçek hayat karmaşıklığında çökmez. Hedef ivmedir: daha az pilot, daha fazla endüstriyelleşme ve çeyrekten çeyreğe değer üreten tekrarlanabilir bir sistem. DAIMI dilinde bu, kurumların “dijital ve yapay zekayı denemeyi” bırakıp işi onların üzerinden yönetmeye başlamasıdır
Halil ve kurucusu olduğu Digitiopia, yerinde bir biçimde değişimi yönetmek için ölçmek gerektiğinden yola çıkıyor. Yapay zekâ çağında buna nasıl davranmak gerektiğine daha fazla aksiyon önermesi ekliyor. Benim yaklaşımım ise, fıkradaki gibi. Kendini liderlik ediyor sananlar çıkıp “Beni boşuna takip etmeyin, ben de kayboldum” demeden dünyanın nasıl değiştiğini anlamamız ve yolumuzu bulmamız mümkün değil. Ben buna Ezber Bozma Çağı (Disruption Age) adını veriyorum ve bu, şu anda gerçekten yaşanıyor. Siz farkında olsanız da, olmasanız da…