TEPAV’dan iktisatçı Coşkun Cangöz’ün bir sosyal medya platformundaki yazısı ilk bakışta yüreklere su serpen türden. Ortadoğu’daki savaşın başlangıcından bu yana rezervler 55 milyar dolar azalırken, Merkez Bankası’ndan dış borcun da düştüğüne dair açıklama gelmesi dikkat çekici bir “tesadüf” olarak öne çıkıyor. Cangöz bu durumu irdeleyince, işin arkasında 12 Mart’ta yapılan metodolojik değişiklikler olduğunu ortaya koyuyor ve özetle şunları anlatıyor:
“Yeni düzenlemeyle iki önemli değişiklik yapıldı. İlki, borcun kimden alındığına bakışın değişmesi. Artık tahvili kimin ihraç ettiğinden çok, kimin elinde tuttuğu esas alınıyor. Yani Hazine’nin yurt dışında ihraç ettiği tahvilleri Türkiye’deki yatırımcılar aldıysa bunlar dış borç sayılmıyor, buna karşılık, yurt içinde ihraç edilip yabancıların aldığı tahviller dış borç kapsamına giriyor. İkinci değişiklik ise değerleme yöntemiyle ilgili. Daha önce sabit anapara değeri esas alınırken, artık piyasa değeri dikkate alınıyor. Böylece borç stokunun değeri, piyasa koşullarına göre anlık olarak değişebiliyor.
Bu yeni yaklaşım, borç verilerini adeta “canlı yayın” haline getiriyor. Tahvil fiyatları ülke riskine göre düşerse borç da istatistiksel olarak azalıyor, yükselirse artıyor. Ancak burada kritik nokta şu: Vade sonunda Hazine’nin ödeyeceği tutar değişmiyor. Yani görülen düşüş ya da artış, gerçek yükümlülüğün azaldığı ya da arttığından daha çok “bugün ödemek istesek ne kadar öderdik?” sorusunun cevabını yansıtıyor. Bu değişiklikle Türkiye’nin dış borcu kağıt üzerinde yaklaşık 65 milyar dolar daha düşük görünüyor.”
Cangöz’e “Şapkadan tavşan mı çıkarttık?” diye sorduğumda ise yanıt net: Hayır. OECD ülkelerinin zaten kullandığı bir yönteme geçilmiş durumda.”
Ancak o zaman insanın aklına şu da gelmiyor değil: “Keşke aynı uyumu, onların yüzde 3,7 civarındaki enflasyon oranlarına yaklaşma konusunda da gösterebilseydik.”
