Son dönemlerin en dezavantajlı ve alternatifi sınırlı fiyatlama koşullarından birisinin içerisinden geçiyoruz. Ne içerisi ne dışarısı destekleyici değil.
Eylül’ü tamamlıyoruz. Yılın bitimine çok az bir zaman kaldı. Ekim-Kasım ayları, global yatırım bankaları açısından gelecek yılın strateji raporlarının yazım zamanlarıdır. Bizim gibi yereller açısından ise bu süreç çok büyük oranda Ocak ayında tamamlanır. Öte yandan yereller için Eylül-Ekim dönemi, bir sonraki yılın bütçe planlamalarına işaret eder. Bu nedenle makro beklentilerin önemli kısmı zaten şekillenmeye başlamıştır.
Gelecek yılı düşünme-planlama-konuşma aşamasına girilen bu dönem içerisinde fiyatlama koşullarının elverişsiz olması elbette negatif. Çünkü başlangıç noktanız, olumsuz koşullar üzerine şekilleniyor. Bu durum, isterseniz analist, isterseniz şirket patronu isterseniz de CFO, kamu görevlisi olsanız da pek fazla değişecek bir şey değil. Üzerine inşa ettiğiniz taban, üzerinde yükselecek katlar açısından her zaman zemin teşkil edecektir.
2026’nın hepimiz açısından en büyük siyah kuğusu, ABD/İsrail-İran arasındaki çatışma süreci oldu. Zaman zaman tansiyon düşer gibi görünse de genel olumsuz koşullarda pek fazla bir değişiklik söz konusu değil. Artık adına tortu mu çıktı mı demek daha doğru olur tam olarak bilmemekle birlikte, yüksek emtia fiyatları ve liderliğini enerji grubunun çektiği tablo, para ve maliye politikaları açısından Ocak ayındaki düşünceleri birebir değiştirmiş halde. Zira pek fazla başka bir şansınız da yok.
Küresel tahvil faizleri ciddi yüksekleri test ediyor. Önderliğini de gösterge konumdaki ABD grubu yapıyor. Referans olma özelliği nedeniyle bu da diğer tüm finansal koşulları sıkılaştırıyor. Her zaman tartıştığımız üzere, sadece hisse senedi endekslerinin seviyelerine bakarak genel ekonomiye dair çıkarım yapmak hem hatalı hem de sağlıksız sonuçlar doğurabiliyor.
Dış koşullar, destekleyici olmamakla birlikte, zorlayıcı da. ABD’de referans konumundaki faizlerin yükselişi, gelişmiş, gelişmekte olan ülkeler ve doğal olarak bizi de etkiliyor. Hazine’nin yakın zaman içerisindeki eurobond ihracı bu sohbet açısından önemli bir çıktı. Maliyet, normal olarak yükseldi. Belki, borçlanma rakamı, ihale öncesinde daha fazla düşünülmüş olabilirdi. Özetle, politikanın karşımıza çıkardığı yeni tablo, emtia fiyatları üzerinden diğer tüm karar alma süreçlerini negatif etkiliyor ve koşulları herkes için zorlaştırıyor.
Benzer durum, yurt içi açısından da geçerli. Dışarıdaki gelişmelerin negatif çıktıları bir yana, Eylül ayında beliren yatırım fonu krizi ve soruşturma süreci, varlık fiyatlamalarını geniş çapta baskılıyor ve etkiliyor. Şöyle ki, para politikasında gevşeme beklentisinin bir şekilde masada kalmaya devam ettiği ortamda, kısa ve uzun vadeli tahvil faizleri yukarı yönde hareketleniyor. Hisse senetlerindeki düşüş ve varlık fiyatlarının gerilemesi, sürpriz olmayacak şekilde koşulları daha önce hesap edilmediği üzere sıkılaştırıyor. Para piyasası fonlarından gerçekleşen çıkış, şu aşamada yatırımcıların TL varlıklar arasında geçiş yaptığını gösterse de yine de temkinli olma pozisyonunu mecbur kılıyor.
TL enstrümanların oyunda kalması ve tercih listesinin üst sırasında yer alması, Mayıs 2023 sonrası uygulanan programın temel bileşenlerinin başında geliyor. Bu nedenle, son dönem gelişmeleri eşliğinde “faiz indirimi beklentisi” üzerinden ilerlemek biraz ‘ezber’ olabilir. TCMB’nin PPK gününe dek ne yapacağının henüz kesin olmadığı ve zaman açısından da bunu konuşmanın çok erken olduğunu değerlendirmek daha faydalı. Finansal koşulların ek sıkılaşmak zorunda kalması, bu argüman için kabul edilebilir gerekçe olabilir. Diğer yandan ise TL enstrümanların cazibesini korumak ve yaşanan diğer tüm gelişmelerle birlikte bunu değerlendirmek çok daha sağlıklı olacaktır. Burada yine aynı noktaya geliyoruz: fonlama maliyetinin normalleşmesi, zamanlama açısından çok daha erken olabilir ve koşulları destekleyici hale getirebilirdi. Olmadı. Önemli değil. İlerisine odaklanmak ve çok kapsamlı analizler yapmak gerekiyor.