Türkiye’deki katı mevzuat yorumu, teknoloji girişimlerini, merkezlerini yurt dışına taşımaya (Flip-up) teşvik ediyor. Bu noktada Estonya, sunduğu dijital yerleşiklik ve öngörülebilir vergi sistemi ile en popüler destinasyonlardan biri.
Bugün ekonomik gücün ölçüsü artık gümrük kapılarından geçen TIR’larda değil, akıllı telefonlara saniyeler içinde inen kod satırlarında saklı. Türkiye, özellikle mobil oyun ve yapay zekâ tabanlı yazılım ihracatında son yıllarda ‘unicorn’lar çıkararak rüştünü ispat etti. Ancak, Gelir İdaresi Başkanlığı tarafından 30 Ocak 2026 tarihinde yayımlanan 143061 sayılı özelge, dijital çağın gerçekleri ile mevzuatın katı yorumu arasındaki makasın ne kadar açıldığını gösteriyor.
Söz konusu özelgede; Google Play ve App Store üzerinden yapay zekâ ve mobil oyun geliştiren bir şirketin, %80 kazanç indirimi ve KDV ihracat istisnası talepleri değerlendirildi. İdarenin cevabı ise sektörün doğasına aykırı bir “münhasıran” (sadece) şartına dayanıyor: “Uygulamalar yurt dışının yanı sıra yurt içine de yönelik olduğundan, münhasıran yurt dışındaki müşteriler için yapılma şartını taşımaması nedeniyle...”
Bu şu anlama geliyor: Eğer bir Türk yazılımcı dünya çapında bir uygulama geliştirirse ve bu uygulama Kazakistan’dan Amerika’ya kadar her yerde indirilebilirse; ancak kazara bir tek Türk kullanıcı bile bu uygulamayı indirip bir abonelik alırsa, devlet o girişimin tüm kazancını “ihracat dışı” sayma eğilimine giriyor.
Estonya modeli: Bir “güvenli liman” mı?
Türkiye’deki bu katı mevzuat yorumu, teknoloji girişimlerini, merkezlerini yurt dışına taşımaya (Flip-up) teşvik ediyor. Bu noktada Estonya, sunduğu dijital yerleşiklik ve öngörülebilir vergi sistemi ile en popüler destinasyonlardan biri. Estonya’da vergi sistemi, gelirin nerede elde edildiğinden ziyade, kârın dağıtılıp dağıtılmadığına odaklanıyor.
2025 ve 2026 yılları için vergi oranlarını bir miktar artırmış olsalar da Estonya’da bir yazılım şirketi, “münhasıranlık” gibi kavramsal labirentlerde kaybolmuyor. Küresel gelirlerini tek bir çatı altında ve net kurallarla vergilendirebiliyor. Türkiye’deki yazılımcıların kaçış motivasyonu sadece düşük oranlar değil, idari yorumlardaki bu belirsizlikten kurtulma arzusudur.
Dijital kanıtlar ve ispat sorunu
Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) 227. maddesi uyarınca kayıtların belgelendirilmesi mecburidir. Apple veya Google gibi platformlarda nihai müşteriye faturayı platformun kendisi keser; geliştirici ise platformdan gelen raporlara göre hakediş faturası düzenler.
Bir uygulamanın hangi ülkeden indirildiği; IP adresi, mağaza bölgesi ve ödeme yöntemi gibi verilerle teknik olarak %100’e yakın bir doğrulukla tespit edilebiliyor. İdarenin bu teknik verileri “oranlama” için bir temel olarak kabul etmemesi, ispat hukukunun dijital dönüşüme direnmesi anlamına geliyor. Eğer bir şirket, gelirinin %99’unun yurt dışından geldiğini raporlarla kanıtlayabiliyorsa, tüm kazancın teşvik dışı bırakılması ölçülülük ilkesiyle çelişiyor.
Çözüm önerisi: Hasılat ayrıştırması
Türkiye’nin teknoloji ekosistemini korumak için “münhasıranlık” yorumunun revize edilmesi şarttır. Bir vergi uzmanı perspektifiyle çözüm yolu şu olmalıdır:
1- İşlem Bazlı Tanım: “Münhasıran” ibaresi şirketin tüm faaliyetini değil, her bir indirme veya abonelik işlemini kapsamalıdır.
2- Hasılat Oranlaması: Toplam gelir, platform raporlarına göre “Yurt Dışı” ve “Yurt İçi” olarak ayrılmalıdır.
İndirime Konu Kazanç=Toplam Safi Kazanç x {(Yurt Dışı Hasılat)/(Toplam Hasılat)} x %80
3- Belgelendirme: Küresel platformların satış raporları, VUK kapsamında “tevsik edici belge” olarak tanınmalıdır.
Sonuç
Türkiye, Peak Games ile başlayan teknolojik sıçramasını kalıcı hale getirmek istiyorsa, vergi otoritesinin “yasakçı” değil, “düzenleyici” bir role geçmesi gerekiyor. Yazılım ihracatında teşviki kâğıt üzerinde bırakmak yerine, geliri Türkiye’de tutacak bir düzen kurmalıyız. Aksi takdirde, Türkiye’nin unicorn hikayeleri yabancı bayraklar altında yazılmaya devam edecektir.