COP31'in "uygulama COP'u" iddiasını taşıyabilmesi için 35×35'in yanına ülke bazında elektrik yatırım programları konmalı. Ülkeler kaç gigavat güneş ve rüzgâr kuracaklarını ilan ederken, bu kapasitenin ne kadarının bağlantı beklediğini söylemiyorsa tablonun yalnız yarısını görüyoruz demektir.
Türkiye, COP31'in ev sahibi olarak Antalya'ya bir rakamla gidiyor: 35. Hedef, elektriğin dünyadaki nihai enerji tüketimi içindeki payını bugünkü yüzde 20 civarından 2035'e kadar yüzde 35'e çıkarmak. Kısa adıyla "35×35".
Hedef doğru yere bakıyor. Otomobil, kombi ve fabrika fırını elektriğe geçmeden emisyonlar düşmez. Dünyada nihai enerjinin beşte dördü hâlâ doğrudan fosil yakıttan karşılanıyor. Ama bir hedefin ölçtüğü şeyle, dönüşümü tıkayan aynı olmayabilir.
35×35 hedefi elektrik kullanımına odaklanırken, dönüşümün darboğazı da giderek şebekeye ve onu finanse etmenin maliyetine kayıyor.
Darboğaz yer değiştirdi
On yıl önce temel soru, temiz elektriğin pahalı olup olmadığıydı. Panel ve türbin ucuzladıkça soru değişti: “Bu elektrik taşınabiliyor mu, ihtiyaç duyulduğunda kullanılabiliyor mu, tüketiciye makul bir maliyetle ulaştırılabiliyor mu?”
Elektrik ekonomisi bu bütünlüğü anlatıyor. Temiz elektriği üretme, taşıma, depolama ve ekonomik değere dönüştürme kapasitesi; bu kapasiteyi finanse eden kurumlar ve maliyeti paylaştıran düzenlemeler.
Bu ekonomide birbirine bağlı üç dönüşüm var. Birincisi elektrifikasyon, yani kaç işin elektrikle yapıldığı. İkincisi elektriğin karbonsuzlaşması, yani o elektriğin neyle üretildiği. Üçüncüsü altyapı ve finansman, yani şebekenin zamanında kurulup hizmetin makul fiyata sunulup sunulamadığı.
Birindeki ilerleme, diğerlerinin yerini tutmuyor. Kömüre dayalı bir şebekede elektrikli araçların iklim faydası sınırlı kalır. Şebekeye bağlanamayan güneş santrali de fosil yakıtların yerini alamaz. Dolayısıyla mesele yalnızca daha fazla panel kurmak değil, üretilen elektriği kullanılabilir bir hizmete dönüştürmek ve bunun için gerekli alt yapıyı oluşturmak.
İngiltere örneği
İngiltere’de Microsoft, Loughton’da kurulması planlanan bir veri merkezi için yaptığı kiralama anlaşmasını kısa süre önce iptal etti. Proje için müşteri vardı, teknoloji vardı, sermaye vardı. Eksik olan, elektriğin zamanında ulaşacağı şebeke bağlantısıydı.
50 megavatlık proje, bağlantı gecikmeleri nedeniyle takvimden düştü. Üstelik bu tekil bir aksilikten ibaret değil. Veri merkezi şirketi Nscale’in geleceğe dönük 103 milyar dolarlık sözleşme portföyünün yüzde 85’i Microsoft ve Anthropic bağlantılı anlaşmalara dayanıyor. Dolayısıyla bir trafo merkezindeki gecikme yalnızca teknik bir soruna değil, milyarlarca dolarlık gelir beklentisinin finansman riskine dönüşmesine yol açıyor.
Bu örnek doğrudan bir yenilenebilir enerji projesine ait değil. Tam da bu nedenle önemli. Şebekenin artık enerji sektörünün arka planındaki teknik altyapı olmadığını; yapay zekâdan sanayiye, elektrikli ulaşımdan ısınmaya kadar bütün yeni ekonominin sınırına dönüştüğünü gösteriyor.
Enerji dönüşümünün bugünkü sorunu elektriği üretmekten çok, elektriğin gideceği yolu zamanında kurabilmek.
Kurulu güç, kullanılabilir enerji değil
Enerji dönüşümünün başarısı çoğunlukla kaç gigavat yenilenebilir kapasite kurulduğuyla ölçülüyor. Oysa “kurulu güç” sanıldığı kadar açıklayıcı bir gösterge değil.
Bir santral kurulmuş ama bağlantı bekliyor olabilir. Şebekeye bağlanmış ancak hatlardaki yoğunluk nedeniyle üretimini kısmak zorunda kalabilir. Elektrik üretebilir fakat depolama, talep esnekliği veya bölgesel iletim kapasitesi bulunmadığı için enerjinin ekonomik değeri çok düşük kalabilir. Dolayısıyla kurulu güç, üretilebilir enerjiyle; üretilebilir enerji de kullanılabilir enerjiyle aynı şey değil.
Avrupa Birliği’nde 2026 ortası itibarıyla en az 16 ülkede şebeke bağlantı kuyrukları bulunuyor. Avrupa Komisyonu’nun aktardığı verilere göre, aralarında 1,5 milyon hane kurulumunun da olduğu yaklaşık 120 gigavatlık olgun yenilenebilir enerji projesi, 2030’a kadar zamanında bağlantı alamama riski taşıyor.
Sorun yalnız hat eksikliği değil; mevcut kapasitenin şeffaf biçimde gösterilmemesi, gerçek yatırım olgunluğuna ulaşmamış projelerin kuyrukları doldurması ve başvuruların hâlâ büyük ölçüde “önce gelen önce bağlanır” mantığıyla yönetilmesi.
Net bir durum var. Paneli kurmak bir yatırım kararı. Ama elektriği sisteme almak kurumsal kapasite meselesi.
Kablo değil, tahsis siyaseti
Şebekeyi kablo, direk ve trafodan oluşan teknik bir sistem gibi düşünüyoruz. Oysa kapasite kıtlaştığında şebeke bağlantısı siyasi ve ekonomik bir tahsis kararına dönüşüyor.
Yeni kapasite kime ayrılacak? Bir veri merkezine mi? Elektrikli araç fabrikasına mı? Yeşil hidrojen tesisine mi? Yeni bir güneş santraline mi? Konutların elektrifikasyonuna mı? Yoksa enerji yoğun mevcut sanayinin büyümesine mi?
Hepsini aynı anda karşılayacak kapasite bulunmadığında düzenleyici kurum, açıkça söylemese bile, aslında ekonominin hangi yönde büyüyeceğine karar verir. Elektrik bağlantısı bir izin belgesi olmaktan çıkar, geleceğin ekonomik faaliyetleri arasında yapılan bir seçime dönüşür.
Bu noktada şebeke, enerji dönüşümünün görünmeyen siyasi ekonomisidir.
Bağlantı kapasitesinin kime, hangi ölçüte göre ve hangi bedelle verildiği; yalnız enerji güvenliğini değil, sanayi politikasını, bölgesel kalkınmayı ve dijital ekonominin coğrafyasını da belirler. Hızlı bağlantı alabilen şirket yatırım yapabilir. Kuyrukta kalan şirket sermaye maliyetiyle, gecikmeyle ve sonunda iptalle karşılaşır.
Türkiye, 2035’te güneş ve rüzgâr kurulu gücünü 120 gigavata çıkarmayı hedefliyor. Başka bir ifadeyle önümüzdeki on yılda bugünkü kapasitenin üç katına çıkılması amaçlanıyor. Aynı dönemde elektrik talebinin de güçlü biçimde artması bekleniyor.
Bu hedef yalnız daha fazla santral kurmak anlamına gelmiyor. Üretimin yoğunlaştığı bölgelerle tüketim merkezleri arasında yeni iletim hatları, dağıtım şebekelerinde modernizasyon, dijital izleme, komşu ülkelerle bağlantı, depolama ve talep tarafı esnekliği gerekiyor.
Antalya'nın fırsatı ve sorumluluğu
COP31’in resmî çerçevesi iklim çözümlerini uygulamaya geçirmek ve taahhütleri ölçülebilir sonuçlara dönüştürmek üzerine kuruluyor.
COP31'in "uygulama COP'u" iddiasını taşıyabilmesi için 35×35'in yanına ülke bazında elektrik yatırım programları konmalı. Ülkeler kaç gigavat güneş ve rüzgâr kuracaklarını ilan ederken, bu kapasitenin ne kadarının bağlantı beklediğini söylemiyorsa tablonun yalnız yarısını görüyoruz demektir.
Türkiye COP31’in gönüllü eylem gündeminde bir Şebeke Uygulama Karnesi önerebilir. Ülkeler yenilenebilir enerji hedefleriyle birlikte şu göstergeleri açıklayabilir: Bağlantı kuyruğundaki kapasite, ortalama bağlantı ve izin süresi, kısıntıya uğrayan yenilenebilir üretim, yıllık şebeke yatırımı, depolama ve talep esnekliği kapasitesi, mevcut hatlardaki kullanılabilir kapasite ve yeni bağlantıların sektörler arasındaki dağılımı.
Böyle bir karne yeni bir iklim hedefi üretmez. Mevcut hedeflerin fiziksel olarak mümkün olup olmadığını gösterir.
Dünya, ulusal iklim ve enerji hedeflerine ulaşabilmek için 2040’a kadar 80 milyon kilometreden fazla elektrik hattını eklemek veya yenilemek zorunda. Bu, bugün dünyada var olan bütün şebekenin uzunluğuna eşit. Yıllık şebeke yatırımının da 2030’a kadar yaklaşık 400 milyar dolardan 600 milyar doların üzerine çıkması gerekiyor. Bunlar yalnız mühendislik rakamları değil. İklim hedeflerinin ve enerji dönüşümünün maddi altyapısı.
Şebeke eksikliği, yenilenebilir enerjiyi yavaşlatmanın bahanesine dönüşmemeli. “Önce altyapıyı tamamlayalım, sonra temiz enerjiyi büyütürüz” yaklaşımı yeni bir erteleme siyaseti üretebilir. Doğru sonuç, şebeke ve yenilenebilir yatırımlarının eş zamanlı planlanmasıdır.
COP31’de ülkeler yine büyük olasılıkla kaç gigavat temiz enerji kuracaklarını açıklayacak. Fakat enerji dönüşümünün gerçek hızını panel ve türbin sayısı değil, üretilen elektriğin sisteme girip giremediği belirleyecek.
Ev sahibi Türkiye’nin fırsatı ve sorumluluğu burada. Avustralya’nın müzakereleri yürüttüğü düzen içinde Türkiye, siyasi gündemi somut uygulama programlarıyla güçlendirebilir. Kendi elektrik sistemi yatırım planını, takvimini ve maliyet paylaşımını ortaya koyması, 35×35’in inandırıcılığını da artırır.
Şebeke açığı dönüşümün fiziksel boyutu; finansman ve maliyet paylaşımı ise ekonomik ve toplumsal boyutu. Antalya bunları aynı programda buluşturabilirse, 35×35 ölçülebilir somut bir altyapı hamlesine dönüşebilir.
İki farklı zaman
Güneş ve rüzgâr santralleri görece hızlı kurulabiliyor. Finansman, ekipman ve arazi bulunduğunda bir güneş projesi birkaç yıl içinde devreye alınabiliyor. Veri merkezleri de benzer bir yatırım ritmiyle ilerliyor. Şebekeyse bambaşka bir zamanda yaşıyor.
Bu farkı “altyapısal zaman açığı” olarak tanımlayabiliriz. Bir tarafta sermayenin, teknolojinin ve siyasi hedeflerin zamanı var. Diğer tarafta kamulaştırmanın, çevresel değerlendirmenin, yerel kabulün, ekipman tedarikinin ve fiziksel inşaatın zamanı. Birincisi hızlanırken ikincisi aynı ölçüde hızlanamıyor.
Enerji dönüşümü ile onu taşıyacak sistem farklı saatlerde çalışıyor. Bu nedenle şebeke yetersizliği yalnız bir altyapı açığı değil. Hedef ile uygulama arasındaki mesafenin fiziksel biçimi.
