İklim Haftası ile BM Genel Kurulu bu hafta New York’ta buluşuyor. Birinin odağında eylem, diğerinin gündeminde güven var. Antalya’daki COP31 ise uygulama sözü veriyor. Üç kelime arasındaki mesafe, bugün iklim siyasetinin asıl meselesi.
New York’ta bu hafta iki sahne var. İlki Climate Week NYC. Odağı enerji, etki ve eylem. Şirketler, yatırımcılar, şehirler ve sivil toplum kuruluşları burada hangi dönüşümü finanse ettiklerini, hangi teknolojiyi büyüttüklerini, hangi hedefe bağlandıklarını anlatacak.
Diğeri, BM Genel Kurulu. Genel Kurul’un bu yılki teması: “Güveni yeniden tesis etmek, dönüşümü yönetmek: Herkes için sonuç üreten bir Birleşmiş Milletler.” Üstelik iklim bu temanın kenar süsü değil; doğrudan iklim eylemi ve adil geçiş için üst düzey bir toplantı da yapılacak.
Bir tarafta eylem, diğer tarafta güven. Kasımda Antalya’da düzenlenecek COP31’in iddiası ise uygulama. Bu kelimeler birbirini tamamlıyor. Fakat aralarındaki ilişki sandığımız kadar kolay değil. Eylem için yatırım gerekiyor. Yatırım için öngörülebilirlik ve risk paylaşımı. Güven içinse geçmiş vaatlerin tutulduğuna dair kanıt.
New York haftası, Antalya öncesi zincirin halkalarının ne kadar sağlam olduğuna dair ipucu verecek.
Rakam tek başına güven üretmez
Önce ölçeği koyalım. Küresel iklim hedeflerine ulaşmak için 2030'a kadar yılda 6 trilyon doları aşan yatırım gerekiyor. Bugün gerçekleşen iklim finansmanı ise bunun üçte biri civarında.
Bakü’deki COP29’da gelişmiş ülkelerin öncülüğünde, gelişmekte olan ülkelere sağlanacak iklim finansmanının 2035’e kadar yılda en az 300 milyar dolara çıkarılması hedeflendi. Bunun yanında, tüm kaynaklardan sağlanacak finansmanın yılda 1,3 trilyon dolara yükseltilmesi için daha geniş bir çağrı yapıldı.
Bu iki rakam aynı taahhüdün küçük ve büyük hali değil. İlki gelişmiş ülkelerin öncülük etmesi beklenen finansmana ilişkin. İkincisi kamu ve özel sektör dahil çok daha geniş bir kaynak seferberliğini tarif ediyor. İkisini de bugün kullanıma hazır para gibi okumak yanlış olur.
Daha önemli bir ayrım var. Finansman hedefi ile kullanılabilir finansman aynı şey değil. Bir ülkeye iklim yatırımı için kredi teklif edildiğini düşünelim. Faiz yüksekse, geri ödeme döviz cinsindense ve yatırımın gelirleri yerel para birimindeyse risk ülkenin üzerinde kalır. Proje iklim açısından gerekli ama ekonomik açıdan taşınamaz olabilir.
Bu yüzden “Ne kadar para?” sorusu tek başına yeterli değil. Hibe mi, kredi mi? Borç yükünü artırıyor mu? Kur riskini kim taşıyor? Para ne zaman kullanılabilecek? Güven, finansmanın yalnız miktarıyla değil, koşullarıyla oluşuyor.
Nitekim Bakü kararına yönelik itirazların sürmesi de bunun kanıtı. Açıklanan rakam, yükün adil paylaşıldığına ilişkin uzlaşı olduğu anlamına gelmedi.
BRIDGE neyi birbirine bağlayacak?
Ülkelerin iklim hedefleri nasıl finanse edilebilir projelere dönüşecek? COP31 bunun cevabını İklim Uygulama Köprüsü (BRIDGE) ile vermeyi hedefliyor. Amacı, ülkelerin kâğıt üzerindeki iklim planlarını yatırım yapılabilir projelere çevirmek. Yeni bir kurum kurulmayacak, mevcut finans ekosistemindeki bağlantılar güçlendirilecek.
Akılcı bir girişim. Bir tarafta ülkelerin iklim hedefleri, diğer tarafta yatırımcıların ve finans kuruluşlarının kaynakları var. Ancak iki yakayı görmek, aralarında geçilebilir bir yol olduğu anlamına gelmiyor.
Bir ülke elektrik şebekesini yenilemek isteyebilir. Bunun ulusal iklim planında yazması yatırım için yeterli değildir. Hangi hatların kurulacağı, maliyetin nasıl karşılanacağı, gelir modelinin ne olacağı, izinleri kimin vereceği ve yatırımın riskini kimin üstleneceği de belli olmalıdır.
Finans kuruluşunun “kaynak ayırmaya hazırız” demesi de tek başına yeterli değildir. Kaynağın, projeyi yürütecek kurumun kullanabileceği koşullarda sunulması gerekir.
İşte hedef ile yatırım arasındaki gerçek boşluk burada. Bazen eksik olan para, bazen uygulanabilir proje, çoğu zaman ise projeyi finanse edilebilir kılacak kamu kapasitesi ve risk paylaşımı. BRIDGE’in değeri, bu darboğazları nasıl çözebildiğiyle ölçülecek.
Türkiye’nin COP31 için ortaya koyduğu bir diğer küresel öneri, elektriğin küresel toplam enerji talebindeki payını 2035’e kadar yüzde 35’e çıkarmak. “35’e 35” olarak anılan bu hedef, ülkeler için bağlayıcı bir COP kararı olarak kabul edilmiş değil, gönüllü bir eylem çağrısı.
Hedefin mantığı anlaşılır. Ulaşımda, binalarda ve sanayide fosil yakıt kullanımını azaltmak için daha fazla işi elektrikle yapmak gerekiyor. Fakat elektrikli araç veya ısı pompası hedefi koymak, onu besleyecek şebekeyi kendiliğinden kurmuyor.
Şebeke yatırımı, depolama, temiz elektrik üretimi ve finansman birlikte ilerlemek zorunda. Aksi halde elektrifikasyon hedefi kâğıt üzerinde büyürken, uygulama kapasitesi geride kalabilir. Üretilen elektriğin karbon yoğunluğu da emisyon sonucunu belirler.
Bu, Antalya’nın “Uygulama COP’u” iddiası için küçük bir örnek. Yüzde 35 hedefse; şebeke, üretim ve finansman da bu hedefe giden uygulamadır.
New York haftası COP31’in resmi müzakeresi değil. Fakat Antalya’ya hangi beklentilerin taşınacağını belirleyebilir. Bu yüzden New York'tan gelecek açıklamaları üç ayrı sütunda okumak gerekir: Hedef, kaynak, uygulama. Birinci sütunun dolu olması, diğer ikisinin de dolu olduğu anlamına gelmez. Ve asıl haber çoğu zaman boş kalan sütundadır.
Eylem, güven, uygulama
BM’nin “güveni yeniden tesis etmek” ifadesi de kulağa diplomatik bir tema gibi gelebilir. Oysa iklim alanında bunun oldukça somut bir karşılığı var.
Gelişmekte olan ülkeler, kendilerinden daha hızlı dönüşüm istenirken, ihtiyaç duydukları kaynağın hangi koşullarda geleceğini bilmek istiyor. Yatırımcılar öngörülebilir kurallar arıyor. Çalışanlar geçişin maliyetinin yalnızca kendilerine yüklenmeyeceğini görmek istiyor. İklim krizinden en ağır etkilenen toplumlar ise uyum ve kayıp zarar finansmanının büyük enerji yatırımlarının gölgesinde kalmamasını bekliyor.
New York bu bağı az da olsa kurabilirse, Antalya’ya malzeme taşır. Kuramazsa COP31, hedeflerle uygulama arasında köprü kurmadan önce, sözlerle güven arasındaki boşluğu da aşmak zorunda kalacak.
