Hürmüz Boğazı ve Bab-ül Mendep çevresinde artan güvenlik sorunları, petrol ve doğal gaz fiyatlarını yukarı iterken Körfez’den Batı’ya enerji sevkiyatını da zorlaştırıyor. Bölgedeki gelişmeler Türkiye’yi yalnızca enerji maliyetleri açısından değil, Suudi Arabistan’la imzalanan savunma anlaşması nedeniyle stratejik bir sınavla da karşı karşıya bırakıyor.
Her gün akaryakıt fiyatlarının biraz daha yükseldiğini öğreniyoruz. Bir benzinciye gidip depoyu doldur dediğiniz zaman bir hafta önce ödediğiniz fiyatı ödemeniz istenirse şaşırıyor, acaba pompadaki adamın bir hata mı yaptığını araştırmağa başlıyorsunuz. Akaryakıt fiyatları Amerikan seçmenini de yakından ilgilendiriyor. Hatta bir kısım seçmenin oyunu bile petrol fiyatına göre şekillendirdiği ileri sürülüyor. Durum böyle devam edecek olursa, Cumhuriyetçilerin hem Temsilciler Meclisi’nde hem de Senato’da sahip oldukları çoğunluğu yitireceklerinden endişe ediliyor. Böyle bir sonuç gerçekleşirse, Trump’ın izlediği siyasetin sorumlu tutulacağından kuşku yok. Çok ilginçtir ki, tartışmalar akaryakıtın fiyatı üzerinden yürütülüyor, halbuki doğalgazın da fiyatı hızla, belki de akaryakıttan daha da hızlı yükseliyor ama o konuda tartışma yok. Bakarsınız, kış gelip de evi ısıtma faturaları gelmeye başlayınca, seçmenler ona da önem vermeğe başlarlar.
Petrol ve doğalgaz fiyatlarının hızla yükselmesinin altında Arap ülkeleri tarafından üretilen yakıtın bir yanı İran’a ait olan bir suyolundan geçmesi yatıyor. Hürmüz Boğazı diye bildiğimiz bu dar suyolu aslında uluslararası bir ticaret yolu olarak kabul edildiğinden İran’a İsrail-Amerikan saldırısı gerçekleşmeden önce serbestçe kullanılabiliyordu. İran petrolüne Amerikalıların uygulamağa çalıştığı ambargo dahi bu serbestiyi etkilememişti. Ancak saldırıdan sonra İran kıyının bir tarafında kendisinin bulunduğunun herkes tarafından teslim edilmesi, bunun için de kendisine bir ödeme yapılmasını şart koştu. Zaten savaş koşulları nedeniyle suyolunun kullanma oranları çok düşmüştü. Buna karşılık, Amerikalılar Boğaz’ın kullanılmasını istiyorlardı. Kullananları askeri imkânlarla koruyacaklarını ilan ettiler. Askeri garantilere rağmen bu imkânı kullanan gemi sayısı pek yüksek değil. Taşıyıcılar, hem nakliye hem de sigorta masraflarının çok yükseldiğine dikkat çekerken, geçici olduğu belli olan bir Amerikan korumasının karşılığında gemilerini riske atmıyorlar. Bu arada Amerikalıların koruması altında seyreden gemilerin yine de İran füzelerine hedef teşkil etmesi de Amerikan garantisinin ne manaya geldiğini kurcalayan ayrı bir soru.
Körfez’den mal sevki konusunda güçlük çeken ülkeler mallarını göndermek için yeni yollar arıyorlar. Mesela, Suudilerin ülkenin doğusunda ürettikleri petrolü Batı’ya gönderebilmeleri için mevcut bir boru hattını daha yaygın biçimde kullanmaya yöneldikleri ve bu hattı genişletmek istedikleri biliniyor. Ancak kısa süre önce bambaşka bir sorunla karşılaştılar. Suudilerin Yemen’in resmi hükümet kuvvetleriyle işbirliği yaparak mücadele ettikleri ve İran’a yakınlıkları ile bilinen Husiler Mokka kentini ele geçirdiler. Buna ek olarak Perim Adası’nı da ele geçirmiş olmaları etkilerini daha da güçlendiriyor.
Mokka deyince bizlerin aklına genelde hoş şeyler gelir. Bildiğiniz gibi Osmanlı İmparatorluğu döneminde Yemen kahvesiyle meşhurdu. Mokka kahve üretiminde ve ticaretinde önemli yer tutar. Sanıyorum bazı okuyucular hatırlayacaklardır. 16. yüzyılda Kahire ticari Merkez olarak önemini yitirmeye başlamıştı. Unutmayalım, henüz Süveyş Kanalı filan da yok. O dönemde Yemen’den gelen kahveyi hem imparatorluğun muhtelif bölgelerine göndermek hem de Avrupa’ya sevk etmek Kahire’yi yeniden bir ticaret merkezi yapmakta önemli bir rol üstlenmiştir. Şimdi aradan çok zaman geçti, birçok ülke kahve üretiyor ve satıyor. Kahire varlığını kahve ticareti ile güçlendiren bir kent olmaktan çoktan uzaklaştı. Yine de kahve uzmanları arasında Mocca ayrı bir lezzet olarak biliniyor ve revaç görüyor. Mokka’yı stratejik bir nokta olarak ele geçiren Husilerin bu geçmişi yakından tanıdıklarını hiç sanmam. Onlar stratejik bir kente hakim olmanın mutluluğunu yaşıyorlardır.
Husiler belki İran’a yakınlar, hatta askeri güçlerini büyük ölçüde İran’a borçlu oldukları söyleniyor ama bağımsız bir güç olduklarını da hatırlamak gerekiyor. Şimdiye kadar deniz trafiğine ilişmeseler de, Körfez’de Arapların ürettiği yakıtın hiçbir zaman güvenle Batı piyasalarına gönderilemeyeceğini göstermiş bulunuyorlar. Bab-ül-Mendep geçit vermezse, akaryakıt taşıyan tekneler Körfez’den çıksalar bile Süveyş Kanalı yerine Ümit Burnu’nu kullanmak zorunda kalacaklardır. Bu gerek yakıt gerek zaman olarak maliyeti yükseltecek, dolayısıyla hem sevkiyatı azaltacak, hem de maliyetleri yükseltecek bir yoldur. Husiler ayrıca uluslararası piyasadan kolayca tedarik ettikleri parçalarla kendi dronlarını yapacak teknolojiyi de geliştirmiş durumdalar. Nitekim kendi imalatları olan dronları kullanarak Suudi hedeflerine de saldırabileceklerini, şimdiden Batı’ya giden petrol boru hattını bombalayarak gösterdiler.
Suudiler, Husilere haddini bildirmek için Birleşik Devletler’den yardım istedi ama öyle anlaşılıyor ki şu sıralarda Amerika yeni bir askeri maceraya atılacak halet-i ruhiye’ye sahip değil. Dolayısıyla, Suudi talebi karşısında kayıtsız kaldılar. Şimdilerde Suudiler İngiltere’den destek arıyorlar. İngiltere zaten Suudi Araplara askeri danışmanlar göndermek suretiyle destek veriyor, bunun ötesine de gidecekmiş gibi gözükmüyor.
İlginç bir biçimde Körfez’de cereyan eden olaylar Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Tabii, yakıt fiyatı artışlarından Türkiye de olumsuz biçimde etkileniyor ama bu süreci etkilemek için ülkemizin elinde fazla bir imkân bulunmuyor. Sadece olanları seyrederek değişen koşullara uyum sağlamağa çalışıyoruz. Ancak, sizlerin de bildiği gibi bir süre önce Türkiye Suudi Arabistan ve Pakistan ile birine yapılacak saldırının hepsine yapılmış gibi kabul edileceğini öneren bir savunma paktı imzaladı. Şu sırada Husiler Suudi Arabistan’a savaş ilan etmiş ve ülkeyi işgale kalkışmış değiller (boru hattı saldırısını bir yana bırakıyorum), dolayısıyla mevcut durumun Türkiye’yi ilgilendirmediği ileri sürülebilir. Ancak Suudi Arabistan Husiler’le bir savaşa tutuşacak olursa, ülkemiz ne yapacaktır? Acaba Türk askerleri Suudilere savunmak için oralara gönderilecek midir? Belki daha da beteri, İran Amerikalılara üs verdiği gerekçesiyle Suudi Arabistan’a saldıracak olursa veya İran’ın müttefiki Husilere saldırmasını vesile ederek Riyad’a asker sevk edecek olursa, Türkiye ne yapacaktır? İran ile askeri bir mücadeleye girmesi akla pek uygun gelmiyor.
Görüyorsunuz, kime karşı olduğu bir türlü ilan edilmeyen, ancak şimdi somut bir durumla karşılaşıldığı zaman üzerinde düşünmeğe başladığımız bu savunma anlaşmasının pek de iyi düşünülmeden ilerlemiş bir girişim olduğu belli olmağa başladı. İmzalanmasından kısa bir süre sonra pakttan çekilmek imzalayan ülkeleri yüceltici bir girişim olarak değerlendirilmeyecektir. Pekiyi, o zaman ne yapmalı? Galiba paktın işlerlik kazanmasını geciktirecek koşullar ileri sürmek, hangi koşullarda kime karşı geçerli olacağını tanımlamaya çalışarak vakit kazanmaya çalışmak gerekiyor.
Daha önceki bir yazımda, Türkiye’nin Suudilerle imzaladığı savunma paktının fiiliyatta fazla anlamlı olamayacağını yazmıştım. Şu anda hala o satırları yazarken ifade ettiğim ümidin geçerli olduğunu düşünüyorum veya düşünmek istiyorum.
