Azerbaycan’ın güçlenmesiyle ortaklığın niteliği de değişmeye başladı. Enerji yatırımları, ticaret ve savunma iş birliği iki ülkeyi birbirine bağlamaya devam ediyor. Mesele, iki ülkenin birbirinden vazgeçmesi değil, değişen güç dengeleri içinde ortaklığın sınırlarını yeniden belirlemesi gibi duruyor.
Ankara, Bakü’yü yumuşatmak için taviz verdi; Aliyev yine de Ankara zirvesine katılmadı. Başörtüsü tartışmasıyla görünür hâle gelen krizin arkasında ise çok daha büyük bir hesaplaşma var: İsrail ve İran üzerinden ayrışan güvenlik öncelikleri, doğal gaz rekabeti ve Azerbaycan’ın Türkiye’ye mali destek verme konusundaki sınırları. “Tek millet, iki devlet” söylemi sürüyor; ancak iki başkent arasındaki çıkar çatışması giderek derinleşiyor.
Ankara taviz verdi, Aliyev zirveye gelmedi
Ankara-Bakü hattındaki görünür gerilim sebebi Azerbaycan’daki başörtüsü uygulaması. Bu uygulamayı eleştiren Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral görevinden ayrıldı. Tartışmaya katılan bazı isimler hakkında da Türkiye’de soruşturmalar başlatıldı.
Buna rağmen Aliyev, Azerbaycan’ın dönem başkanlığını Türkiye’ye devredeceği Türk Devletleri Zirvesi’ne katılmadı.
Bakü ayrıca, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği için aday gösterdiği Feridun Sinirlioğlu yerine, Birleşik Arap Emirlikleri’nin adayı Lana Nusseibeh’i destekleyeceğini duyurdu. Bununla birlikte Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı, 31 Ekim’de yaptığı açıklamada Sinirlioğlu’nun adaylığını memnuniyetle karşıladıklarını bildirdi.
Bu gelişmeler, Ankara’nın uzlaşma girişimlerinin henüz sonuç vermediğini gösteriyor. Başörtüsü tartışması krizi görünür hâle getirmiş olsa da anlaşmazlığın altında daha kapsamlı siyasi ve ekonomik hesaplar bulunuyor.
Bakü’nün mesajı: Kardeşlik ayrı, bütçe ayrı
Azerbaycan’da hükümete yakın Day.az sitesinde 18 Ekim’de yayımlanan bir makale, ekonomik anlaşmazlığı açık biçimde ortaya koydu. “Azerbaycan’ın bütçesi, Türk yetkililer için bir yedek fon değildir!” başlıklı yazıda, iki ülkenin kardeşliğinin Türkiye’nin mali sorunlarını üstlenmek anlamına gelmediği savunuldu. Makalenin mesajı açıktı: “Kardeşler, evet. Cüzdan, hayır.”
Bu tutumun geçmişte de örnekleri var; Türkiye liranın değer kaybıyla mücadele ederken 2021-2022 döneminde Azerbaycan’la 1 milyar avroluk bir merkez bankası takası yapılabileceği haberleri sızdırılmıştı. Ancak Bakü böyle bir müzakere yürütüldüğünü reddetti. Bunun yerine, Azerbaycan Devlet Petrol Fonu (SOFAZ), Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’na altı ay vadeli 1 milyar avroluk mevduat yatırdı ve işlemi yatırım olarak tanımladı.
Aradaki fark önemliydi: O dönemde Türkiye çok ihtiyaç duyduğu dış kaynağı elde etti, ancak Bakü tarafı bunu “mali kurtarma paketi” veya “siyasi garanti” olarak sunmadı.
Nitekim Day.az’ın yazısındaki mesajı da aynı çizgide okumak mümkün.
SOCAR ve doğal gaz: Karşılıklı bağımlılık
Azerbaycan’ın Türkiye’deki ekonomik ağırlığı önemli. Devlet enerji şirketi SOCAR’ın Türkiye’deki enerji, petrokimya ve lojistik yatırımları 18 milyar doları aşıyor. Şirketin başlıca varlıkları arasında yaklaşık 7 milyar dolara mal olan STAR Rafinerisi ve Petkim bulunuyor. SOCAR, Türkiye’de yaklaşık 5 bin kişiyi istihdam ediyor.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın açıkladığı verilere göre Türkiye’nin Azerbaycan’daki doğrudan yatırımları yaklaşık 18 milyar dolar, Azerbaycan’ın Türkiye’deki yatırımları ise 21 milyar dolara yakın. SOCAR’ın Türkiye’de yaklaşık 7 milyar dolarlık yeni bir petrokimya yatırımını değerlendirmesi de ekonomik ilişkilerin genişleme potansiyelini koruduğunu gösteriyor.
Enerji, bu karşılıklı bağımlılığın en stratejik boyutu. Türkiye, Azerbaycan gazının Avrupa’ya taşınmasında kilit transit ülke; Azerbaycan ayrıca Türkiye’nin önemli gaz tedarikçilerinden biri. Haziran 2026’da imzalanan 15 yıllık anlaşmaya göre, 2029’dan itibaren Abşeron sahasından Türkiye’ye toplam 33 milyar metreküp gaz taşınması öngörülüyor.
İsrail ve İran: Güvenlik ayrışması
Ankara-Bakü geriliminin diğer boyutu, Azerbaycan’ın İsrail ile stratejik ortaklığı. Enerji, savunma sanayisi, istihbarat ve teknoloji alanlarında gelişen ilişkiler, özellikle İran’la yaşanan gerilim nedeniyle daha hassas hâle geldi.
Tahran, İsrail’in Azerbaycan üzerinden kendisine yönelik istihbarat faaliyetleri yürüttüğünden endişe ediyor. Bakü ise İsrail ile iş birliğini kendi savunma ve güvenlik ihtiyaçları çerçevesinde değerlendiriyor.
Ankara açısından mesele, Azerbaycan’ın İsrail ile ilişki kurması değil; İsrail’in İran’a yönelik askerî operasyonlarının Türkiye’nin güvenliğini de etkileyebilecek bölgesel bir krize dönüşmesi.
Türkiye, İran’da dış müdahaleyle rejim değişikliğinin veya devlet yapısının parçalanmasının yeni güvenlik sorunları yaratabileceğini düşünüyor. İran’ın zayıflamasıyla Güney Kafkasya’da oluşabilecek güç boşluğu ve İsrail’in bölgesel nüfuzunun artması da Ankara’nın hesaplarını etkiliyor.
ABD ve İsrail’deki seçimlerin ardından İran’a yönelik yeni bir saldırı ihtimali de bu ayrışmayı daha kritik hâle getiriyor. Washington’da askerî seçeneği savunanlarla diplomatik çözümü önceleyenlerin yaklaşımı aynı değil. Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın Katar aracılığıyla İran’la yeniden görüşme zemini aradığına ilişkin haberler, ABD yönetimindeki farklı eğilimlere işaret ediyor. Trump yönetiminin askerî seçeneği değerlendirmesi ihtimali sürerken diplomatik kanalların açık tutulması, Ankara’nın öncelikleriyle örtüşüyor.
Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la oluşturduğu Mekke İttifakı kapsamında üst düzey temsilcilerin 26 Ekim’de Tahran’a gitmesi de bu yaklaşımın parçası. Türkiye’yi MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın temsil ettiği görüşmelere Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir katıldı.
Ankara, İran’ı dışlamak yerine bölgesel güvenlik mekanizmasına dâhil etmeye çalışıyor. Çünkü İran’a yönelik yeni bir saldırının sonuçları Körfez’den Güney Kafkasya’ya, enerji güzergâhlarından Türkiye’nin sınır güvenliğine kadar uzanabilir.
Putin de enerji denkleminde
Ankara-Bakü gerilimi sürerken Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Türkiye’ye yönelik doğal gaz sevkiyatını gündeme getirmesi de dikkat çekiciydi.
Moskova’daki toplantıda Azerbaycan Enerji Bakanı Perviz Şahbazov’un Türkiye’ye gaz tedarikinden söz etmesi üzerine Putin, Rusya’nın Türkiye’ye yılda 30 milyar metreküpe kadar gaz sağladığını hatırlattı. Azerbaycan’ın tedarik miktarının daha düşük olduğunu belirterek iki ülkenin rakip olmadığını ve iş birliğine hazır olduklarını söyledi.
Putin’in çıkışı ilginç; Rus liderin sözlerini, Ankara-Bakü arasındaki gerginlikten “vazife çıkarmak” olarak da yorumlamak mümkün.
Kardeşlikten eşit ortaklığa
Bakü’nün bugünkü tutumunu anlamak için 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı’nı da hatırlamak gerekiyor. Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği siyasi, diplomatik ve askerî destek, savaşın ardından iki ülke ilişkilerinin temel dayanaklarından biri oldu. Ancak Azerbaycan’ın güçlenmesiyle ortaklığın niteliği de değişmeye başladı.
Bakü, Ankara ile yakınlığını korurken belli ki kendisini eşit bir ortak olarak konumlandırmak istiyor. Enerji yatırımları, ticaret ve savunma iş birliği iki ülkeyi birbirine bağlamaya devam ediyor. Dolayısıyla her iki taraf da ilişkilerin kopmasının siyasi maliyetinin farkında.
Erdoğan’ın Ankara zirvesinde, isim vermeden Türk dünyasının aile fotoğrafında bölünmeye, uyuşmazlığa ve çatışmaya yer olmadığını söylemesi de bu hassasiyeti yansıtıyor.
Asıl mesele, iki ülkenin birbirinden vazgeçmesi değil, değişen güç dengeleri içinde ortaklığın sınırlarını yeniden belirlemesi gibi duruyor. Başörtüsü tartışması zamanla geride kalabilir. Ancak para, enerji ve bölgesel güvenlik konularındaki çıkar farklılıkları daha kalıcı. “Tek millet, iki devlet” anlayışının geleceği de bu farklılıkların nasıl yönetileceğine bağlı.
