Akademisyenler, araştırmacılar ve sorgulama merakı peşinde koşarken akıl disiplinini kullanmak isteyenlerin öğreneceği temel bilgi şudur: Tutarlı bir kuramsal çerçeve olmaksızın yola çıkılırsa çok sayıda kavram uçuşur; ama tutarlı bir bilgi üretilemez, faydalı bilginin kaldıraç etkisi değerlendirilemez.
“Keşke” deme ihtiyacı olmamak çok güzel şey; ama Ayşe Zarakol’un Yenilgiden Sonra / Doğu Batı ile Yaşamayı Nasıl Öğrendi kitabını okuyunca, “Keşke Batı’dan Önce kitabından önce okusaydım” dedim. Koç Üniversitesi Yayınları arasında ilk baskısı Ağustos 2012’de yayımlanan, çevirisini Barış Cezar’ın yaptığı kitabı bir tanıtım yazısında tam ve doğru yansıtmak çok zor. Bir yönünü anlatsanız, gerçekten önemli başka bir yönü eksik kalıyor.
Yenilgiden Sonra kitabını okurken gözden ırak tutulmaması gereken bazı etkenler zihinlerde diri tutulmalı: Ayşe Zarakol bir siyaset bilimci. Lisans derecesini ABD’de Middlebury College’de yapıyor. Doktora derecesini Wisconsin Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü’nde tamamlıyor. Şimdi Cambridge Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde profesör.
Kitabın merkez düşüncesini oluşturan “leke kuramı” odağından baktığımızda, leke çileleri yaşamış ve yaşamakta olan bir toplumdan geliyor; o nedenle kendi anlatımıyla “lekeliler”;
- Yazılı olmayan kurallarla belirlenen roller ve beklentilerle başa çıkma,
- Beklentilere uymayanlara lekeli dendiğine göre yaygın kabullere karşı durma,
- Kendini normal olarak tanımlayanların hor görmeleriyle yüzleşme,
- Durumun farkında olup içten içe ondan utanç duyma,
- Eksik görülmelerini içselleştirmenin yarattığı sorunları göğüsleme,
- Kendini savunma pozisyonlarının ve hiyerarşinin pekiştirildiği saptamaları aşabilme
gibi sorunlarla yüzleşir. Bütün bunları aşarak “uluslararası eleklerin üstünde kalabilme” çok önemli.
Ayşe Zarakol, çok özetle değinilen zorlukları aşarak kendini küresel ölçekte kanıtlamış bir bilim insanımız. İşaret etmek istediğim bir başka etken, yazarın bakış açısının çerçevesini çizen “yerleşikler-dışardakiler” kuramı.
Birkaç büyük göç yaşamış bir ailenin çocuğu olarak, yerleşik olma ya da yerli olma hissine sahip olmanın ne demek olduğuna ilişkin kişisel deneyimlerim var. Zarakol’un söylemesinde en küçük bir abartı görmüyorum. Bu gerçekliği yaşayarak öğrenenlerdenim.
Kuramsal çerçeveyi, kendi doğup büyüdüğüm köyden bir ilçenin dününü ve bugününü anlattığım kitaba kadar bir alanda doğrulayan olay ve olgularla yüzleştim.
Lekelilik, yerleşik ve dışardakiler bakış açısının toplumsal ilişkilerde mutlak olduğunu bilerek adımlarımızı atabilmek bizlere çok şey kazandırabilir.
Kitap, Nobel Edebiyat Ödülü alan Orhan Pamuk’un “ihanetle” suçlanmasından yola çıkıyor; Nobel Ödülü töreninde yaptığı bir konuşmayla sonlandırılıyor.
Kitapta akademisyenler, araştırmacılar, sorgulama merakı peşinde koşarken akıl disiplinini kullanmak isteyenlerin öğreneceği temel bilgi şu: Tutarlı bir kuramsal çerçeve olmaksızın yola çıkılırsa çok sayıda kavram uçuşur; ama tutarlı bir analiz için gerekli faydalı bilgi üretilemez. O nedenle kitabın kuramsal çerçeveyi oluşturan bölümündeki; leke, gerçek toplumsal kimlikler arasındaki uyuşmazlık, itibar zedelenmesi, leke ile ayrımcılık farkı, milliyetçi gurur ile dikbaşlılık, lekelerin gündelik yaşamdaki ikilemleri, lekenin kötüye giden her şeyin nedenine dönüşmesi gibi anlatımlar günlük yaşamımızda yüzleştiğimiz anlatımları kavramamız için çok önemli bilgiler sunuyor.
Uluslararası ilişkilerde kendini normal, diğerlerini farklı görmenin etkileri önemli. Normları koyanların zorunlu izleyicisi olmamak için toplumun kendi dinamiklerini kavramak da hayati konulardan biri.
Bu açılardan bakıldığında Zarakol, tarihsel dinamikleri, toplumsal süreçleri, kuralcı paradigmaları nasıl değerlendireceğimize ilişkin elimize bir dizi zihinsel araç veriyor; “yapısal analizlerin mümkün olanı, tarihsel analizlerin gerçek olanı açıkladığını” kanıtlarıyla ortaya koyuyor.
Zarakol’un kitabında öylesine yoğun kavramlar üretiliyor ki, başta söylediğimiz gibi bir tanıtım yazısının sınırları içinde anlatmak çok büyük bir deha gerektirir; bizim de öyle bir iddiamız yok. Örneğin uluslararası sistemde “içerdekiler ve dışardakiler” anlatılırken öğreneceğimiz kavramlara şöyle bir bakalım:
Modern benlik arayışı o kavramlardan biri. Devletin toplumsallaşmasının hangi etkenlere bağlı olduğu, daha önceki kuramsal yapılar ve meşrulaştırıcı etkenler, toplumsallaşma, dış müdahale, zorlama ve ikna etme süreçleri gibi bugün kitle haberleşme araçlarında her akşam izlediğimiz konuları açıklamaya çalışan dilin de esasını oluşturuyor.
Daha ileri giden devletler, daha geride kalanların öykünmesinin olası etkileri, devletin iktidar üzerindeki tekel oluşturması, tartışmaların ekonomik alana kayması, geleneksel yollardan sapma, kalkınma ve aydınlanma gibi konulara nasıl yaklaşmamız gerektiği de sorgulanıyor kitapta.
Şanlı geçmişin kurbanı olan toplumların başına gelenler, aydınlanma ve devrimlerin etkileri, eşitsizlik ve hiyerarşi ilişkileri de Zarakol’un analizlerinin öğretici yönleri.
Bugün bütün dünyanın gündeminde olan konular yer alıyor Yenilgiden Sonra’da.
Kitabı alıcı bir ruhla okuyanlar; büyük güç ölçütünün ne olduğunu, yarı-medeni anlatımının ne kastettiğini, küresel düzeydeki toplumsal hiyerarşiyi, efendi-köle rollerinin kabullenilmesini, pozitif özgürlüğü, grup dinamiklerini, yerleşik ve dışardakiler anlatımında kullanılan gizleyici kavramları, gelişmişlik ve azgelişmişlik anlatımının etkilerini de değişik yönleriyle kavrayabilir.Kitap, içerdeki güç ile dışardaki gücü yönetmede kullanılan dilin kavramlarına yüklenen değerlerin somut sonuçlara yansımalarıyla ilgili. Türkiye, Rusya ve Japonya örneklerinden yola çıkarak bir dizi olayı tanımlıyor.
Yenilgiden Sonra kitabı, Türkiye, Rusya ve Japonya deneyimlerinde benzeşen ve ayrışan yönleri de bir meta analizinin sınırlarını zorlayarak önümüze koyuyor. Batılı olmayan devletlerin “süs bitkisi” gibi görülmesi yanında; tümünü yansıtmak mümkün değil ama Ayşe Zarakol karanlığımızı aydınlatıyor:
-“Normal olma” kavramının bakış açılarına göre ne anlama geldiğini,
- Medeni ve barbar ayrımının neden ileri sürüldüğünü,
- Modern ile geleneksel arasındaki farklılığı,
- Gelişmiş ve azgelişmiş anlatımının etkilerini,
- Liberal ve liberal olmayan anlatımıyla ne anlatılmak istendiğini,
- Demokratik ve otoriter anlatımın derinliklerini ve daha onlarca güncel analizi bize cömertçe sunuyor.
Kitabı okuyup bitirdiğimde düşündüklerimi not ettim:
Tarihi aykırı olanların yazdığını biliyorum. Ayşe Zarakol, her ne kadar Batı okullarında okusa da kendisi lekeli ve dışarıda bırakılmak istenen bir toplumdan gelme. Akademik dünyanın yerleşik doğrularını ve önyargılarını aşacak bir kitap yazmak için her genellemesini gerekçelendirerek belgeleyen bir bilim özeni olan insan. Boşluk bırakmama özeni O’nun çok güçlü yanlarından biri. Siyasetçilerimiz, bürokratlarımız, uluslararası ilişkiler analizleri yapanlarımız Zarakol’un iki kitabını okuyunca düşünce ve davranışlarını yönlendiren birçok değeri gözden geçirmek zorunda kalabilir.
Bilim, kör inancın değil, dengeli kuşkunun aracıdır. Bilimin dengeli kuşkusunu önemseyen herkes Zarakol’un kitabında kendini dönüştürecek bir kanal bulabilir. O nedenle bu kitap bir kez ciddi okumakla da kalmayacak, zaman zaman başvurulacak bir kaynak. Türkiye, Japonya ve Rusya’da olup bitenleri kavramamız için de açılmış bir yol. Bize düşen, bu yola girecek olanları çoğaltmak; kalkınmada sermaye kadar önemli olan faydalı bilginin toplumsallaşmasını, alan yaygınlığını ve bilgi derinliğini çoğaltmaktır.
Yenilgiden
Sonra / Doğu Batı
ile Yaşamayı
Nasıl Öğrendi
Ayşe Zarakol
Türkçesi:
Barış Cezar
Yayına Hazırlayan:
Çiçek Öztek
Koç Üniversitesi
Yayınları
