Borsa’da şirketlerin değeri nasıl belirlenir? Bizde her ne kadar geçmişte yaptıkları ve direnç/destek noktalarına dayanan teknik analizler ile yatırımcılık alanı adreslense de Fortune Türkiye’de çalışırken sohbet ettiğim yabancı editörler ve yöneticiler önemli olanın, şirketin hikâyesi olduğunu söylüyorlardı. Bir dönem bizde de şirket hikâyelerine odaklanılmıştı ama bu farklıydı. Bizdeki odaklanma daha çok “ofis boy girdiği şirkette genel müdür oldu” gibi örnekler barındırıyordu. “Vay” diyordu okurlar “bizden birinin hikâyesi anlatılıyor.” ve kendilerine bu şekilde hitap eden yayını alıyorlardı. Ancak bu okur kişilerin yatırımcı kişi olarak gücü bulunmadığından şirketin olası bir halka arzında ya da borsada işlem gördüğünde herhangi bir etkisi olmuyordu. Ola ki kendilerine yakın gördükleri bir şirkete yatırım yaptıklarında ise, o şirketin hissesinde oynanırken bu kişilerin tek rolü “keriz silkeleme” yöntemiyle sistemi finanse etmek olabiliyordu.
Fortune’un ABD ve Avrupa ekiplerinde çalışan arkadaşlar, hikâyeyi çıkarmak için parayı takip ettiklerini söylediler. Para bir yere doğru hareket ediyorsa oradaki ekosistemi inceliyor ve burada dikkat çekici yatırım alan, büyüme gösteren ya da pazar payı elde eden şirketlerin ve bunların içinde yer aldığı sektörlere odaklanıyorlardı. Sonra aradan bir şirketin, bir girişimcinin, dönüşüm yaratan bir yöneticinin ya da bir iş modelinin hikâyesini ortaya çıkarıyorlardı. En önemli özellikleri, yazdıklarından çok fazlasını okumalarıydı ve performans kriterleri de doğal olarak o sayıya kaç sayfa yazı yazdıkları değildi. Zamanı geldiğinde makaleyi ortaya çıkarıyorlardı. ABD’den gelen bir yönetici bana bilgisayarında bir klasör gösterip o dosya için üç aydan uzun bir süredir çalıştığını, konuşmak istediği bazı kişileri yakalamak için çeşitli toplantılara katılıp hedeflediği kişilerle temas kurduğunu ve tonla rapor okuduğunu anlatmıştı. Klasörde çok sayıda kaynak birikmiş olmasına karşın yazı taslağında sadece az sayıda not bulunuyordu. Bizde bir yazıyı altı ayda yazan birini ne yaparlar bilmiyorum ama yatırımcıların doğru zamanda böyle bir içeriğin piyasada olması için harcama yapabileceklerini biliyorum. Böyle bir içerik, hem yatırımcıların yatırımlarını daha yüksek getirili bir yere aktarmalarını ya da getirisi düşecek bir alandan kaçmalarını sağlamaya yardımcı olabilir. Bu, getirisi yükselecek ya da düşen piyasalarda bir koruma alanı sağlayacak noktalara plasman olanağı sağladığı yatırımcıya önemli bir kazanç yaratabilir. Harcamadan kastettiğim, reklam değil, bu bilgiye erken ulaşmanın karşılığında yayının satın alınması ve yeni metrikler içeriğin paylaşılarak sosyal medya etkisi yaratılması.
Fortune Türkiye’de çalıştığım dönemde, asla bu noktaya gelemedik. Amerika’da çıkan ve global olarak sunulan yayınla, bizim aramızda her zaman büyük bir fark oldu. Bizim insanlarımız ve şirketlerimiz bilgiye dayanan değil, pazarlamaya dayanan bir yapıya sahip olduklarından yurtdışında trend olan şeyleri öğrenip o alanda bir şey yapıyormuş gibi göründükleri içeriklerle çıkmak istiyorlardı. Benim son dönemimde dijital dönüşüm çok revaçtaydı ve herkes dijital dönüşümün öncelikleri olduğu mesajına vermek istiyordu. Ben bunları, operasyonları ve finansal verileri ile birlikte açıklamadıkları durumda yazmayacağımı belirterek reddetmek anlamına gelen bir yanıt veriyordum. Sonra bu arkadaşların bir biçimde dergide oldukça kallavi haberlerle boy gösterdiğine tanık oldum ama başlıkta ifade edilen dijital önceliği sonraki bölümlerde bulamıyordunuz. Ben bu yazıları, başarısız olacak şirketler kapsamında değerlendirip bir fikir sahibi oluyordum ama bunun dergiyi satın almaya neden olacak bir içerik olduğunu düşünmüyordum.
Fortune Türkiye o zaman da şimdi de iyi bir dergi olarak yayımlanıyor ve Türkiye pazarının nabzını çok iyi tutuyor. Eski dergimin hâlâ sektöründeki en iyi yayınlarından biri olduğunu ve sevildiğini söyleyebilirim. Ancak bizim sevilmekten ziyade ülkemizde ve dünyada olanları, tercihte bulunacak kadar iyi –yatırımcılar açısından doğru yatırım kararlarını alacak kadar iyi- anlamamızı sağlayacak bir yayıncılığa da sahip olmamız gerekiyor.
Yılmaz Özdil, bunu bir düzeyde yapıyor. Yayın hayatına başlamaya hazırlanan Wired’ın da bu alana katkıda bulunmasını bekliyorum. Piyasa ana akım olarak olmasa da bu şekildeki yeniden şekillenirken ben de kendi çapımda bu trende katılmak istedim. Buraya kadar yazdıklarım, bundan sonra yazacaklarımı neden yazdığımın açıklamasıdır. Şimdi bu yeni –ya da daha doğrusu eski- bakış açımla geçen haftalarda TV+-HBO toplantısını aktararak yeni bir başlangıç yapayım.
TV+ ve HBO
HBO’nun TV+ platfomundan erişilebilir hale gelmesiyle ilgili basın toplantısındaki heyecan bana yıllar önce Time Warner ile America On Line (AOL) arasındaki birleşmedeki heyecanı hatırlattı. Her türlü içeriğe sahip olan Time Warner ile dev bir internet aboneleri havuzuna sahip olan AOL’nin güçlerini birleştirmesinin muazzam bir değer yaratacağı düşünülmüştü. Ancak internetin TCP/IP standardına geçmesini etkisi ile internet servis sağlayıcıların (ISP) kullanıcı ile internet arasındaki hakim pozisyonu ortadan kalkınca bu anlaşmanın çift haneli milyar dolarla tarif edilen değeri de yıllar sonra anlaşma feshedilirken iki şirketin yazmak zorunda kaldığı milyarlarca dolarlık zarara dönüşmüştü. Bundan sonraki dönemde OTT dediğimiz, telekomünikasyon şebekesi olmayan ama telekomünikasyon şebekesi işletmecisini ekstra bir ücret ödemeden bu şebeke üzerinden hizmet veren şirketlerin yükselişine tanıklık ettik. Netflix ile başlayan ve daha sonra çeşitlenen bu oyuncuların uygulamaları üzerinden; abonelik veya parça başı ücret ödeyerek içeriğe ulaşıyoruz. Bunun alternatifi olan YouTube, reklam gösterme özelliğinin yanına farklı abonelik seçeneklerini ekleyerek “Premium” hizmet paketleri ile gelirini artırmaya çalışıyor. Benim eskiden çanak anten ile normal televizyon yayınlarını takip ederken artık internet üzerinden izleyeceğim programın yayınlandığı kanala erişmem kullanıcı alışkanlığının ileri yaşlardakiler açısından da değiştiğini gösteren önemli bir gösterge. Buradaki gelirden pay almak ve gelir oluşturmak hem medya şirketleri hem de operatörler açısından önem taşıyor.
Şu anda tercih ettiğim operatörün, otomasyon ve servis kalitesini yukarı taşıyacak şekilde dijital araçları başarıyla kullanması kararımı etkilemişti. Şu anda bu kararımı gözden geçiriyorum çünkü Turkcell kapımın önünden fiber hattı geçirdi. Bunun 5G altyapısını da destekleyeceğini düşünmem, okumanız için yazdığım bu yazılar açısından da edinmem gereken önemli bir deneyim gibi görünüyor. Bu deneyimi şimdiden yaşamaya başladım. Eryap markalı bir kamyon ve bir iş makinesi ile gelen ekip, belirli bir bölgedeki kaldırım taşlarını kaldırıp bir düzenek ile çektirdikten sonra o belirli alandaki taşları kapatarak müthiş bir mühendislik örneği verdiler. Açıkçası kamyonu ilk gördüğümde araştırıp Linkedin’de pimapenci olduklarını görmüştüm ama bu gözlemim bana önyargı taşımamak gerektiğini gösterdi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü, inşaatı yapanın kendisi olduğunu yazdığı inşaat projesi ile kamera ile izleme direklerini Kadıköy’e diktiğinde çukurları kapatmayarak ortalığı çamur etmişti. Belediyenin bunları kapatması birkaç gün alırken yatırımın dönüşü çok hızlı olmuştu. Bizim kapının önünde yaptıkları bir uyuşturucu operasyonunda taksiden motosiklete aktarılan sağlam bir miktarda hapı ele geçirdiler. Rakip bir operatör ise, apartmanların dışına vidalamak da dahil olmak üzere taşeronlara çeşitli fiber hatları çekip sonra bu işler doğru yapılmadığı için iptal etmek zorunda kalırken son olarak yolun diğer tarafına fiber çekti. Bizim pencereden, fiberi döşeyenler ile çukuru kazan ekipler ayrı çalıştığı için çok ahenkli olmayan ve uzun süren bir çalışma gibi göründü.
Buradan TV+’a dönersem, beni en çok etkileyen özelliğin, yayınları izlemek için yedi gün geriye gidebilme özelliği olduğunu söylemeliyim çünkü bu benim için kendi zamanımla ilgili serbestlik demek. Blutv’de bu özellik 24 saat bazında sağlandığı için geç saatlerdeki programları ertesi gün izlemek gibi bir lüksüm vardı. Şimdilerde programların YouTube’a konulması aynı lüksü sınırsız zamanda sağlıyor. HBO Max’da snooker maçlarını farklı coğrafyalardaki turnuvaları açısından da sonradan izleme özelliğini kullanıyorum ama yine de duyunca en çok etkilendiğim özellik bu. Ama duygusal boyuttan mantık boyutuna geçince bana en makul gelen TV+’ın “1 kutu ya da 1 uygulama, 1 arayüz, 1 abonelik, 1 şifre, 1 fatura” şeklinde ifade ettiği özellik. Biz eskiden Türkçe’de bu birlerin yerine “tek” sözcüğünü kullanırdık ama tabii dünya değişiyor. Bu ifadeyi asıl bağlamı içinde aktardığımda daha anlamlı geleceğini düşünüyorum. İfade, “TV+, ödüllü filmlerden en seçkin dizilere, 150’yi aşkın canlı TV kanalı ve stratejik iş birlikleriyle toplamda 22 bin saatlik içerik kütüphanesi sunan TV+, kullanıcılarına “1 kutu ya da 1 uygulama, 1 arayüz, 1 abonelik, 1 şifre, 1 fatura” ile çok sayıda ulusal ve uluslararası platformun içeriklerine erişim imkânı veriyor.” şeklinde.
Benim için Mavi Ay, genel izleyiciye Knight of The Seven Kingdoms
HBO içerikleri içinde beni en çok cezbeden, gençliğimi hatırlatan Mavi Ay olsa da HBO’nun öngösterimini izlediğimiz yeni dizisi Knight of the Seven Kingdoms günceli çok iyi yakalayan bir dizi. Salonda Westeros eveninde geçtiğini konuştuğumuz ancak bültende Game of Thrones ya da Taht Oyunları ifadeleri ile anlatılan evrende geçen hikâye bir şövalyeye hizmet eden kahramanın ustası öldükten sonra şövalyeler dünyasına dahil olma çabasını yansıtıyor. Hikâye, askerde tanıştığım bir fayansı çocuğu aklıma getirdi. Tam kalfa olacakken askere gelmek zorunda kalmıştı ve bir buçuk yıl sonra askerden döndüğünde ustasını bulamazsa her şeye sıfırdan başlamak zorunda kalacağını anlatmıştı. Bugünkü gençlerin okurken servis sektöründe çalışarak geçimlerini sağlamaya çalıştıkları dünya ile yedi krallığın şövalyesinin çok ortak yanı olabilir ancak o hayatı yaşamak zorunda olanların ne kadar dizi izleyicisi olduklarını bilmiyorum.
Buradan HBO’nun TV+ platformunda arz-ı endam etmesinin iş sonuçları ile ilgili olarak yöneticilerin söylediklerine geçerek yazıyı kapatayım.
Turkcell Genel Müdürü Dr. Ali Taha Koç, benim de değindim gelirler ve paylaşımı konusunda “Yaptığımız yatırımların anlamı, kullanıcı deneyimine ve sürdürülebilir gelire dönüştüğünde ortaya çıkıyor. TV+’ın bugünkü konumu da tam olarak bu yaklaşımın bir sonucu. Yerli ve global içerikleri, canlı yayınları ve spor karşılaşmalarını tek platformda birleştiren modelimizle yayıncılık sektöründe yeni bir denge kuruyoruz.” şeklinde konuşuyor.
Teknoloji geliştikçe deneyimin sadeleşmesi gerektiğini belirten Koç’un bu yorumu ile birlikte teknolojinin değişim hızına yaptığı vurgu, rekabeti çok iyi çözdüğünü gösteriyor. Bundan önce katıldığım son Turkcell basın toplantısında, Turkcell’in yıllık performans sunumunu yaptıktan sonra soru cevap bölümünde “Bir hyperscaler almak isterdik ama o kadar paramız yok” diyerek samimi bir itirafta bulunmuştu. Bunun ardından Google ile yapılan ve etkilerini önümüzdeki dönemde göreceğimiz bir anlaşma geldi. Zaten hyperscaler olmak için global bir şirket olmak ve farklı bir vizyonla dünya pazarını hedeflemek gerekiyor. Bu nedenle bu koşullar altında hyperscaler alamayacak durumda olmak daha iyi bile olabilir.
Bu notu düştükten sonra Koç’un rekabeti çok iyi anladığını gösteren şu yorumuna yer vermek istiyorum: “Eskiden 10 yılda bir yaşadığımız teknolojik dönüşüm, artık aylar hatta günler içinde gerçekleşiyor. Bu dönüşüm, tüketici beklentilerini ve tercihlerini de etkiliyor. Araştırmalar, çoklu platform aboneliklerinin izleyicide hem psikolojik hem de finansal bir yorgunluğa sebep olduğuna işaret ediyor. TV+ olarak, bu duruma değerli bir çözüm sunuyoruz.”
Bu yorumu yapan Turkcell Genel Müdürü Koç aynı zamanda kullanıcılarla aynı hissiyatı paylaşmanın da avantajına sahip. Türkiye’nin yerel prodüksiyonları da dahil olmak üzere geniş bir alandan sorumlu olan Warner Bros Discovery Başkan Yardımcısı (VP) Deniz Şaşmaz Oflaz, “Ali Taha Bey’in de cep telefonunu hazırladığını görüyorum. Ancak dizi daha gösterime girmediği için kayıt alınmasına izin veremiyoruz.” şeklindeki sözleri Koç’un hizmet ettiği müşterileri ile benzer içgüdüleri taşıdığını gösteriyor. Deniz Hanım daha sonra herkesin cep telefonunu salondaki sehpaların üzerindeki poşetlere koymasını istedi. Burada da güzel bir teknoloji kullanımı dersi aldık. Yan koltukta oturan arkadaşım, telefonuyla akıllı saati arasındaki bağlantını kesildiğini gösterdi. Basit poşetler değildi ve HBO içeriğini koruma konusunda da teknolojiyi iyi kullanıyordu.
Tabii TV+’ın hikâyesi sadece HBO ile sınırlı değil. Yukarıda belirttiğim büyüklükte bir içeriği yönetmek ve kullanıcıya uygun bir biçimde sunmak, iyi tasarlanmış bir iş modeli gerektiriyor. TV+ Genel Müdürü Gülçin Alıcı Gökçe, kendileri ve sektör ile ilgili iki önemli noktaya temas ediyor. Birincisini yukarıda da belirtmiştim. TV+ “Ödüllü filmlerden en seçkin dizilere, 150’yi aşkın canlı TV kanalı ve stratejik iş birlikleriyle toplamda 22 bin saatlik içerik kütüphanesine sahip. İkincisi dünyada 160 milyar dolara ulaşan dijital platform yayıncılığı cirosundaki büyüme yatay seyre yaklaşmışken Türkiye hâlâ büyüyen bir ülke olarak bu sektörde cazibeye sahip olması.
Hem canlı yayın akışında hem de geniş içerik kütüphanesinde izleyiciye bir avantaj sağlayan kişiselleştirilmiş öneri mekanizmasının, TV+’ın kullanıcı deneyimini yükselttiğine ve tablet, bilgisayar, cep telefonu ve televizyon ekranlarından erişilebilen platformda, içeriklerin 4K yayın kalitesiyle izlendiğine işaret eden Gökçe, “Bu bir ‘co-petition’ modeli. Bunu Türkiye’de sadece biz yapıyoruz. Bu doğrultuda çok güçlü stratejik iş ortaklarımız var. DreamWorks, Paramount, Universal, AMC gibi güçlü yapımların yanı sıra yakın zamanda Apple TV ile 25 filmden oluşan özel bir anlaşma da yaptık. Diğer yandan Alf ve Mavi Ay gibi iki unutulmaz diziyle başlattığımız nostalji kataloğumuzu genişletmeye devam ediyoruz. Tabii ki en güçlü iş birliklerimizden biri de HBO Max ile gerçekleştirdiğimiz anlaşma. HBO Max kütüphanesindeki tüm içerikler eş zamanlı yayınlanacak şekilde TV+’ta da yer alıyor. Bu bir lisans anlaşmasının ötesinde, güçlü bir teknoloji entegrasyonu. Kullanıcılar HBO Max içeriklerine TV+ içinde doğrudan erişebiliyor. Güçlü içerik ile güçlü altyapıyı aynı deneyim dünyasında buluşturuyoruz.” diyor.
Burada HBO’nun yanı sıra Apple TV’nin de dikkat çekici olacağını düşünüyorum.