İstanbul Ticaret Odası 52. Komite Başkanı ve Motor Aşin CEO’su Saim Aşçı, AB’nin emisyon politikasında daha esnek ve çoklu teknolojiye açık bir çizgiye yönelmesinin, Türkiye otomotiv sanayisine ihracatta zaman kazandırırken, yatırım belirsizliklerine karşı çoklu teknolojiye uyumlu bir sanayi yapısını zorunlu kıldığını ifade ediyor.
Avrupa Birliği’nin 2035 yılı için koyduğu “yeni araç satışlarında yüzde 100 sıfır emisyon” hedefini yüzde 90’a indirmesi, kamuoyunda hızlıca “iklimden geri adım” başlığıyla tartışıldı. Oysa mesele iklimden vazgeçmekten çok, dönüşümün sahada nasıl işlediğini yeniden görmekle ilgili.
Son birkaç yılda otomotiv sanayisi, bataryalı elektrikli araçlara tek başına yüklenen bir dönüşüm baskısıyla ilerlemeye çalıştı. Ancak tedarik zincirinde Çin’e artan bağımlılık, yüksek enerji ve üretim maliyetleri, yetersiz şarj altyapısı ve tüketicinin gündelik kullanım kaygıları, bu yolun sanıldığı kadar düz olmadığını gösterdi. Bugün hibritlerin pazardaki ağırlığını koruması da bunun en net göstergesi.
İstanbul Ticaret Odası (İTO) 52. Komite Başkanı ve Motor Aşin CEO’su Saim Aşçı, söz konusu revizyonun ideolojik bir geri adım değil, aksine Avrupa otomotiv ekosisteminin sürdürülebilirliğini korumaya yönelik stratejik bir uyum süreci olduğuna dikkat çekiyor. Aşin’in yorumları şöyle:
Çoklu teknoloji yaklaşımı dönüşümün sürdürülebilirliğini hedefliyor
“Avrupa Birliği’nin 2035 hedefini yüzde 100’den yüzde 90’a çekmesi kamuoyunda ‘iklimden geri adım’ olarak okunabilir; ancak gerçekte karar, sektörel dinamiklere uygunluk açısından bir dengeleme niteliği taşıyor. AB’nin hedefini yüzde 100’den yüzde 90’a çekmesiyle birlikte kalan yüzde 10’luk kısmın düşük karbonlu yakıtlar, e-yakıtlar veya biyoyakıtlar gibi alternatif çözümlerle telafi edilmesi gündeme geldi. Böylece sadece bataryalı elektrikli araçlara odaklanmak yerine çoklu teknoloji yaklaşımıyla dönüşümün sürdürülebilirliği hedefleniyor. Bu da sektörün teknik ve ekonomik gerçeklerle uyumlu bir geçiş yapmasına olanak sunuyor. Söz konusu çerçeve regülasyonun esnek ve uygulamaya daha yatkın hale getirilmesi anlamına geliyor. Bu, özellikle üretim, istihdam ve tedarik zinciri yönetimi gibi unsurları dikkate alan bir yeniden dengeleme olarak değerlendirilebilir.”
Hibritler, devam eden dönüşümün kritik bir ayağı
“Hibrit ve plug-in hybrid (PHEV) araçlar şu anda Avrupa pazarında elektrikli araçlardan daha yüksek paya sahip. ACEA verilerine göre hibrit modeller, AB’de en çok tercih edilen tiplerden biri olmaya devam ediyor ve toplam satışlardaki payı bataryalı BEV’lerden daha yüksek. Bu eğilim, dönüşüm takvimini tekil bataryalı elektrikli araç hedeflerine göre daha esnek hale getiriyor. Hibritler, BEV altyapısı henüz tam kurulu olmayan pazarlarda tüketici beklentilerini daha iyi karşılıyor ve bu da geçiş sürecinin rolünü sağlamlaştırıyor. Hibritler bugün yalnızca geçiş teknolojisi değil, devam eden dönüşümün kritik bir ayağı olarak yer alıyor. Bu, teknoloji takvimini daha gerçekçi zemine oturturken, aynı zamanda pazarın geniş kesimlerini dönüşüme dahil ediyor.”
Türk tedarik sanayisi zaman kazanıyor
“Türkiye otomotiv sanayisi ihracatının büyük bölümünü Avrupa’ya yapıyor. Bu nedenle AB’nin emisyon politikalarında daha esnek ve çoklu teknolojiye açık bir çizgiye yönelmesi, Türkiye için doğrudan ekonomik anlam taşıyor. Bu yaklaşım, hibrit ve düşük emisyonlu teknolojilerde güçlü olan Türk tedarik sanayisine zaman kazandırıyor ve mevcut üretim altyapısının Avrupa pazarına uyumunu kolaylaştırıyor. Böylece ihracatta ani daralma riski ötelenmiş oluyor.
Ancak regülasyonların sık değişmesi, yatırım kararlarını zorlaştırıyor. Yabancı yatırımcı açısından hangi teknolojinin ne kadar süre destekleneceğinin net olmaması, Türkiye’ye yönelik yeni yatırımları temkinli hale getiriyor. Bu nedenle Türkiye’nin tek bir teknolojiye değil, çoklu teknolojiye uyumlu bir sanayi yapısına odaklanması gerekiyor. Bu yaklaşım, Türkiye’yi Avrupa pazarındaki dönüşüme karşı daha dayanıklı kılar.
Bataryaya sıkışan dönüşüm rekabeti zorluyor
“Çin ve ABD, otomotiv dönüşümünü yalnızca bataryalı elektrikli araçlarla sınırlamıyor; hibrit, elektrikli, yakıt hücreli ve diğer düşük karbon çözümlerini eşzamanlı destekliyor. Bu yaklaşım, inovasyon çeşitliliğini ve küresel rekabet gücünü artırıyor. Avrupa’nın aşırı regülasyon odaklı yaklaşımı 2035 hedefi gibi katı tarihler, pazar gerçekleri ve altyapı yeterlilikleriyle örtüşmeyebiliyor. Üretim ve enerji maliyetleri, rekabetçi fiyat sağlayan ülkelerle başa çıkmayı zorlaştırıyor. Buna rağmen Avrupa OEM’leri tasarım, mühendislik ve kalite alanındaki güçlü yetkinlikleriyle hâlâ önemli bir avantaja sahip. Ayrıca sürdürülebilirlik konusunda küresel ölçekte standart belirleyebilen bir kapasiteye ulaşmış durumda. Avrupa, tek bir teknolojiye sıkışmak yerine çoklu teknoloji yaklaşımını piyasa gerçekleriyle uyumlu bir yol haritasına dönüştürebilirse, küresel rekabette konumunu koruyabilir ve sanayi kaynaklı kırılganlıklarını azaltabilir.”
Regülasyonlar piyasa gerçeklikleriyle tam örtüşmüyor
"EV (elektrikli araç) satışları artıyor, bazı Avrupa ülkelerinde güçlü büyüme gösteriyor; Almanya, İngiltere gibi pazarlar EV satışlarını ciddi oranda artırdı fakat pazar payı hâlâ sınırlı: BEV payları yükseliyor olsa da toplam pazarda hâlâ benzinli/dizel ve hibrit araçlarla rekabet etmekte zorlanıyorlar. Bu durum, regülasyonların hâlâ piyasa gerçeklikleriyle tam örtüşmediğini gösteriyor. Tüketiciler, fiyatlar, altyapı erişimi ve günlük kullanım pratikliği gibi faktörlerle karar veriyor. Buna karşılık regülasyonlar, teknolojiyi zorunlu kılmadan önce altyapı ve erişilebilirliği artırmayı hedeflemelidir.”
Avrupa otomotiv ekosisteminin 3 temel kırılganlığı
“Avrupa otomotiv ekosistemi bugün birkaç temel kırılganlıkla karşı karşıya. Birincisi, teknoloji ve tedarik zincirindeki yetersizlikler. Batarya ve EV bileşenlerinde Çin’in hakimiyeti, Avrupa’nın bağımsızlık ve rekabet gücünü zayıflatıyor. Avrupa batarya üretim kapasitesi hedeflenen talebi karşılamakta zorlanıyor. İkincisi, yüksek üretim ve enerji maliyetleri. Avrupa’da otomobil üretim maliyetleri enerji, işgücü ve hammadde açısından daha yüksek. Bu da sadece BEV’e odaklanmayı maliyet açısından riskli kılıyor. Üçüncüsü, pazar talebi ve altyapı. Elektrikli araçlara talep artıyor olsa da altyapı, özellikle şarj istasyonları ve tüketici segment farklılıkları nedeniyle dönüşüm eşit hızla ilerlemiyor. Bahsettiğimiz bu riskler, sektörü aşağı yönlü dalgalanmalara ve dış şoklara karşı kırılgan hale getirebiliyor; çoklu teknoloji yaklaşımları bu kırılganlıkları minimize etmeye yönelik bir strateji olarak ortaya çıkıyor.”
