Hizmet ihracatında rekor kırmaya devam ediyoruz. Yıllık hizmet ihracatımız 122 milyar dolar oldu. Toplam ihracatımızın aşağı yukarı üçte biri. Gurur duymalı mıyız? Evet. Yeterli mi? Hayır. Çünkü niteliksiz hizmetler ihraç ediyoruz. Bunu ben söylemiyorum; Dünya Bankası, 2023’te yayımladığı hizmet sektörünün kalkınmaya katkısını tartışan raporunda böyle diyor!
Bankanın “At Your Service” başlıklı raporunda hizmetleri dört kategoriye ayırmışlar: (1) küresel inovatör profesyonel hizmetler (yazılım, bilişim, finans, mühendislik, danışmanlık, Ar-Ge), (2) nitelikli sosyal hizmetler (eğitim, sağlık), (3) niteliksiz yerel hizmetler (perakende, berberlik gibi kişisel hizmetler, eğlence), (4) niteliksiz ticarete konu hizmetler (turizm, taşımacılık, lojistik).
Bizim hizmet ihracatı rekorumuz bu son kategoriden geliyor. Niteliksiz kelimesi burada “düşük beceriyle de yapılabilen” anlamında kullanılmış. Nitekim bu sektörlerde çoğu kişi ya asgari ücretle istihdam ediliyor ya da bu kişilerin ücretleri asgariden gösterilip kalanı “elden” veriliyor. Gelirlerin önemli bir kısmı kayıt dışı olduğu için sistem de kayıt dışı sürüyor. Kayıt dışı kalan şirketler büyüyemiyor ve verimli hale gelemiyor. Ayrıca, bu hizmetlerde bir de istiap haddi kısıtı var. Geçen sene 63 milyon turist ağırlamışız. Bu sayı daha da artarsa, Türkiye’de de vatandaşlar Venedik’teki gibi turistlerden illallah edecek ve tepkiler yükselecek.
Demek ki sanayide düşük ve orta teknolojiye hapsolduk diye tartışırken bir yandan da neden n hizmetlere hapsolduk diye düşünmekte fayda var. Turizm, lojistik gibi hizmetler elbette değerli, ama katma değerleri düşük. Peki yazılım, bilişim, finans, mühendislik, danışmanlık ve Ar-Ge gibi hizmetler nasıl gelişecek? Bu hizmetler önce yerel taleple gelişiyor. Çalışanlar iş yapmayı öğrenip şirketler temayüz ettikçe dünya çapında iş yapmaya başlıyorlar. Oxford Üniversitesi öğretim üyesi değerli dostum Banu Demir tarafından yapılan bir analize göre, son yıllarda ülkemizde yapılan duble yolların ilginç bir etkisi olmuş. Bu yollarla imalat sanayisi şirketlerimizin pazar erişimi gelişmiş. İşin asıl çarpıcı yanı şu: İmalat sanayisinin canlandığı yerlerde, buna bağlı olarak bilişim, mühendislik, profesyonel ve idari destek hizmetleri gibi yerel iş hizmetlerine olan talepte ve bu hizmetlerin satışlarında net bir artış olmuş. Yani imalattaki büyüme yakınındaki nitelikli hizmet sektörünü de sürüklemiş.
Demek ki hizmet sektörüne talebin oluşması için sanayinin varlığı önemli. Bu da Türkiye’nin avantajı. Mesela birçok Afrika ülkesine giderseniz, imalat sanayii gelişmediği için oralarda nitelikli hizmet talebinin oluşması da zor. Öte yandan, sanayisizleşmenin göründüğü kadar korkutucu olmadığına güzel bir örnek de Amerika.
ABD zengin bir ülke, ama Amerika’nın her yeri bir Kaliforniya gibi değil. ABD’nin birçok bölgesi gelişmekte olan diğer ülkelerden pek de farklı değil. Çin’in 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasının ardından ABD’de sanayinin milli gelirdeki payı %25’ten %10’a geriledi. Bu süreçte ülkedeki pek çok yer de daha fazla gelişmekte olan ülkelere benzemeye başladı. Ancak Dünya Bankası’nın raporunda ilginç bir bulgu daha var: Eğer bir şirketin girdileri içinde Çin ürünlerinin payı %10 artarsa, o şirketin hizmet üretimi %19 artıyor. Başka bir ifadeyle, imalat yapan şirketler içinde hizmetlerin ağırlığı artarken, şirketler de birer hizmet sektörü şirketine dönüşüyor. Bunun en güzel örneği olan Apple’ın esas marifetinin başkalarına yaptırdığı üretim sürecini kontrol ettiği hizmetler olduğunu daha önce yazmıştım. ABD’de bu dönemde imalattan hizmetlere geçişin yaklaşık %30’u, bir avuç imalat sanayii şirketinin içinde gerçekleşmiş. Tabii, burada yine var olan imalat sanayii altyapısının ekonomideki dönüşümde etkili olduğu ortada. Bu altyapının varlığı, sanayisizleşme sürecinde şirketlerin daha kolay dönüşmesine de yardımcı oluyor. Zira “bir şirketin en büyük varlığı makineleri değil, müşterileri ve organizasyonel bilgisi.” Üretimin başka bir yere taşınması, yalnızca faaliyetlerin yeniden yapılandırılması anlamına geliyor ve şirketler, sahip oldukları bilgi ve birikimleri sayesinde organizasyonel kabiliyetlerini daha fazla öne çıkarma fırsatı yakalıyor.
Bir örnek de gelişmekte olan ülkelerden verelim. Lenskart, Hindistan’da bir gözlükçü. Malum, gözlük tutturabildiğiniz fiyattan satılan bir ürün. Şık gözlüklerin fiyatları ile maliyetleri arasındaki ilişkiyi anlamak olanaksız. Bir de göz doktoruna gidip reçete almanız gerekiyor. Her açıdan birçok sürtünme (friction) olan bir iş. Lenskart, gözlüklerini kendi üretip evinize gönderiyor. Eskiden göz muayenesini de kurdukları küçük dükkânlarda yapıyorlarmış. Sonraları gözlük alacakların evlerine birilerini göndermeye başlamışlar. Şimdi cep telefonunuzdan kendi muayenenizi yapabiliyorsunuz. Türkiye’de zorla göz muayenesi yapan aile hekimleri bu işin tıp eğitimi almış biri için ne kadar katma değeri düşük bir hizmet olduğunu bilir. Lenskart örneği imalat ile hizmetlerin nasıl birlikte paketlenebildiğini gösteriyor.
Hizmetler artık bir ihracat kalemi. Ancak aynı sanayi ürünlerinde olduğu gibi nasıl bir hizmet ihraç ettiğiniz de önemli. Yüksek nitelikli profesyonel hizmetler ihraç edebilmeniz için önce kendi sanayicilerinizin bunlara para vermeyi zul kabul etmemesi gerekiyor. İkinci olarak, hizmetler sektörü üzerinde Taş Devri'nden kalan regülasyonların kaldırılıp bu işlerin rekabete açılması lazım. Üçüncüsü, sanayi ürünü ihracatı gibi hizmet ihracatı da özellikle nitelikli hizmetlerle desteklenmeli. Ticaret Bakanlığı’nın yeni programı HİSER tam olarak bunu yapıyor.
Hizmet sektörü ile imalat sanayii aslında birbirinin ikamesi değil. Aksine birbirini tamamlayan iki ana sütun. Sanayi hizmetle paketlendikten sonra, bazı üretim faaliyetleri düşük maliyetlerle taşınabilirse, ülkenin rekabet gücü artar. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethederken, Bizanslıların meleklerin cinsiyetini tartışmakla meşgul oldukları söylenir. Biz de aylardır kurun denge değerini tartışıyoruz. Bence artık düşük katma değerli sanayiyi korumanın yollarını değil, yüksek katma değerli hizmetlere nasıl geçebileceğimizi tartışmalıyız.