Prof. Dr. PELİN KARATAY GÖGÜL - Dicle Üniversitesi İİBF Dekanı
Avrupa’nın güvenlik arayışı aynı zamanda yeni enerji koridorları, alternatif lojistik hatları ve kritik hammadde tedariki arayışını da beraberinde getiriyor. Bu tablo, Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik ilişkilerini yalnızca ticaret perspektifinden değil, stratejik ortaklık perspektifinden değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.
Uluslararası zirveler çoğu zaman güvenlik, savunma ve diplomasi başlıkları üzerinden değerlendirilir. Oysa 21. yüzyılın küresel rekabetinde bu zirveler, aynı zamanda ekonomik güç haritasının yeniden çizildiği platformlardır. NATO zirveleri de artık yalnızca askeri ittifakın geleceğini değil; enerji güvenliğini, teknoloji paylaşımını, savunma sanayi yatırımlarını, kritik tedarik zincirlerini ve küresel sermayenin yönünü etkileyen stratejik toplantılar niteliği taşımaktadır.
Uluslararası ilişkiler literatüründe Neoklasik Realizm, devletlerin uluslararası sistemdeki etkisini yalnızca askeri güçleriyle değil; liderlik kapasitesi, diplomatik etkinliği ve iç ekonomik potansiyeliyle açıklar. Liberal Kurumsalcılık ise uluslararası örgütlerde etkin rol alan ülkelerin ekonomik iş birliklerini derinleştirerek daha fazla refah üretebildiğini savunur. Son yıllarda giderek önem kazanan Jeoekonomi yaklaşımı ise ekonomik araçların dış politikanın temel enstrümanına dönüştüğünü ortaya koymaktadır. NATO’nun son zirvesi tam da bu üç teorinin birlikte okunabileceği önemli bir örnek sundu.
Savunma yatırımları stratejik büyüme alanına dönüşüyor
Zirvede dikkat çeken ilk ülke hiç kuşkusuz Amerika Birleşik Devletleri oldu. Washington’ın Avrupa’nın güvenliğine yönelik taahhütlerini sürdürmesi, savunma harcamalarının artırılması yönündeki çağrıları ve teknoloji odaklı savunma dönüşümüne yaptığı vurgu, küresel ekonomide güvenlik ile sanayi politikalarının artık birbirinden ayrılmaz hale geldiğini bir kez daha gösterdi. Bugün savunma sanayiine yapılan yatırımlar yalnızca askeri kapasiteyi değil; yüksek teknoloji üretimini, inovasyonu ve ihracatı da destekleyen stratejik bir büyüme alanı oluşturuyor.
Avrupa ülkeleri ise Rusya-Ukrayna savaşının ardından enerji arz güvenliği, savunma kapasitesi ve ortak üretim modellerini daha güçlü şekilde gündeme taşıdı. Avrupa’nın güvenlik arayışı aynı zamanda yeni enerji koridorları, alternatif lojistik hatları ve kritik hammadde tedariki arayışını da beraberinde getiriyor. Bu tablo, Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik ilişkilerini yalnızca ticaret perspektifinden değil, stratejik ortaklık perspektifinden değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.
İngiltere, Fransa ve Almanya’nın savunma sanayinde ortak üretim ve teknoloji geliştirme konusundaki yaklaşımları da zirvenin öne çıkan başlıkları arasındaydı. Bu ülkeler için güvenlik artık sadece askeri değil; ekonomik dayanıklılık, kritik teknolojiler ve sanayi kapasitesiyle de doğrudan ilişkilendiriliyor.
Türkiye ise zirvede yalnızca coğrafi konumuyla değil; çok yönlü diplomatik kapasitesiyle öne çıktı. Karadeniz’den Orta Doğu’ya, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş jeopolitik hatta aynı anda etkin rol üstlenebilen az sayıdaki NATO üyesinden biri olması, Türkiye’nin stratejik önemini artırıyor.
Ancak burada asıl dikkat çekici nokta, bu stratejik konumun ekonomik karşılığının giderek büyümesidir.
Türkiye bugün Avrupa’nın enerji güvenliği açısından kritik bir geçiş ülkesi, Orta Koridor’un en önemli halkalarından biri, Kalkınma Yolu Projesi’nin doğal merkezlerinden biri ve küresel tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesinde önemli bir lojistik üs konumundadır. Dolayısıyla NATO masasında elde edilen diplomatik görünürlük, yalnızca dış politika başarısı değil; yatırım güveni, ihracat kapasitesi ve finansal istikrar açısından da önemli bir ekonomik avantaj üretmektedir.
Uluslararası ekonomi politik literatüründe son yıllarda öne çıkan güven ekonomisi yaklaşımı, yatırım kararlarının yalnızca makroekonomik göstergelerle açıklanamayacağını ortaya koymaktadır. Sermaye; hukuki öngörülebilirlik kadar jeopolitik istikrarı, diplomatik ilişkileri ve uluslararası itibarı da fiyatlamaktadır. Başka bir ifadeyle, uluslararası platformlarda güven üreten ülkeler, ekonomik anlamda da daha güçlü bir çekim merkezi haline gelmektedir.
Güçlenen diplomasi, Türkiye’nin risk primini düşürüyor
Bir ülkenin uluslararası zirvelerdeki görünürlüğü ve müttefikleriyle kurduğu stratejik diyalog, o ülkenin jeopolitik risk primini (CDS) düşürür. Düşen risk primi, doğrudan yabancı yatırımların ülkeye girişini hızlandırır ve dış borçlanma maliyetlerini aşağı çeker. NATO zirvesinde müttefikleriyle güven tazeleyen, küresel güvenlik mimarisine katkı sunan bir Türkiye; yabancı yatırımcının gözünde öngörülebilir ve güvenli liman etiketini güçlendirir. Temsil diplomasisinin en somut, en ölçülebilir ekonomik karşılığı tam olarak budur.
Bu nedenle NATO zirvesinde gerçekleştirilen liderler diplomasisini yalnızca verilen fotoğraflar ya da ikili görüşmeler üzerinden değerlendirmek eksik olur. Zirveler aynı zamanda geleceğin yatırım kararlarının, savunma sanayii ortaklıklarının, enerji projelerinin ve ticaret koridorlarının şekillendiği müzakere alanlarıdır.
Türkiye açısından zirvenin bir diğer önemli boyutu ise çok yönlü dış politika kapasitesini koruyabilmesidir. Bir taraftan NATO müttefikleriyle güvenlik iş birliklerini sürdürürken diğer taraftan Orta Doğu, Türk Devletleri, Afrika ve Asya ile ekonomik ilişkilerini geliştirebilmesi, ülkeye klasik ittifak anlayışının ötesinde stratejik esneklik kazandırmaktadır. Bu esneklik, küresel kırılganlıkların arttığı bir dönemde ekonomik risklerin dağıtılması açısından da önemli bir avantajdır.
Bugün uluslararası sistem yeni bir rekabet dönemine girmiştir. Rekabet artık yalnızca üretim kapasitesiyle değil; diplomatik temsil gücü, teknoloji geliştirme yeteneği, enerji koridorlarını yönetebilme kapasitesi ve güven üretebilme becerisiyle belirlenmektedir.
Temsil edilen yalnızca güvenlik politikaları değil, ekonomik gelecektir
Bu nedenle NATO zirvesinde temsil edilen yalnızca Türkiye’nin güvenlik politikaları değildir. Aynı zamanda yatırım ortamı, ihracat stratejisi, enerji diplomasisi ve ekonomik geleceğidir. Yeni dünya düzeninde güçlü ekonomi; uluslararası masalarda oluşturulan güven, kurulan stratejik ortaklıklar ve doğru zamanda doğru aktörlerle geliştirilen ilişkiler sayesinde inşa edilecektir. Türkiye’nin NATO zirvesindeki görünürlüğü de bu açıdan değerlendirildiğinde, askeri bir temsilin ötesinde ekonomik kalkınmaya hizmet eden stratejik bir diplomasi yatırımı olarak okunmalıdır.