Mevzuatta, “Mera Kanununa veya daha önceki kanunlara göre mera, yaylak ve kışlak olarak tahsis edilmiş olan veya kadimden beri bu amaçla kullanılan arazilerde tahsis amacı değişikliği yapılabilir.” deniliyor.
Kadim, ‘tarih öncesi çağlardan beri’ , ‘başlangıcından bu yana’ anlamına geliyor. Demek ki meralar ‘başlangıçtan bu yana’ hayvanların otlatılması ve otundan yararlanılması amacıyla kullanılan araziler.
4342 Sayılı Mera Kanunu 28 Şubat 1998 tarihini taşıyor. Asıl olarak amacı meraları korumak. Çünkü meralar şu ya da bu nedenle giderek küçülüyor. Nitekim Türkiye’de çayır ve mera alanlarının dramatik bir şekilde daraldığı ifade ediliyor. 1940’lı yıllarda yaklaşık 44 milyon hektar olan mera varlığının günümüzde 13-14 milyon hektar seviyelerine kadar gerilediği belirtiliyor.
Bu hızlı gerilemenin nedeni malum. Çobanların ve hayvanların dışında insanlar yapılar dahil yaşam alanlarını meralara aktarmaya çalışıyorlar. Görünen o ki başarıyorlar da.
Meralar alan olarak gerilerken, mevcutların kalitesi de besicilik için yeterli olmuyor. Bu nedenle kamu kaynakları kullanılarak meralar ıslah ediliyor. Geliştirilen projeler ile çayır ve meraların ot veriminin ve kalitesinin artırılması, hayvanların meradan en iyi şekilde faydalanması, bu alanların sürdürülebilir kullanımının sağlanması amaçlanıyor.
Küçülse de meralar yasal olarak korunaklı alanlar. Her isteyen, her amaçla meralara giremiyor. Bunun için yasanın istisna maddelerinden yararlanmak ve meraların ‘tahsis amacı dışında kullanım’ı için izin çıkarmak geriyor.
Yasanın 14. Maddesi meraların amacı dışında kullanımını düzenliyor. Bunun için de öncelikle ortada bir ‘kamu yararı’ olması gerekiyor. Ancak 1998’de uygulamaya giren yasanın getirdiği istisnaların giderek arttığını görüyoruz. Öyle ki istisnalar ‘a’ harfinden başlayıp ‘k’ harfine kadar gelmiş. Benim sayabildiğim 13 istisna var.
İstisnalar içinde maden, petrol aramaları, turizm yatırımları, petrol gaz iletimi, elektrik ve doğalgaz yatırımları, jeotermal seralar, kentsel dönüşüm, elektronik haberleşme altyapıları, yenilenebilir enerji kaynakları gibi ‘ağır’ konu başlıkları var.
2005, 2007, 2008, 2014, 2017, 2018, 2025 gibi birçok tarihte yasada bu anlamda değişiklikler yapılmış. 2017’de yapılan değişiklikle endüstri bölgeleri, teknoloji geliştirme bölgeleri, OSB’ler, serbest bölgeler de istisna kapsamına alınarak meralarda ‘alanlarla yayılacak şekilde’ bu tür endüstriyel yapılaşmaların da yapılmasına izin verilmiş.
Son olarak 13 ilde, 16 bölgede ‘Mega Endüstri Bölgeleri’nin kurulacağı alanlar açıklandıktan sonra, yatırım alanı olarak meraların seçildiği ortaya çıkmıştı. “Neden meralar?” konusunu başka bir zaman tartışırız.
Türkiye’de organize sanayi bölgeleri ağırlıklı olarak, planlı alanların toplam büyüklüğünün 146 bin hektar civarında olduğunu biliyoruz. Bu alan yaklaşık olarak Kilis ilinin yüzölçümüne denk geliyor. Amaç bir vade sonrasında planlı üretim alanlarını 350 bin hektara çıkarmak olarak açıklandı. Bu artışa Samsun-Mersin koridorunun dışında Sivas-Iğdır, Mersin-Şırnak, Trabzon-Şırnak koridorunda belirlenecek yatırım alanları da dâhil olacak. Birinci hatta yer alan yatırım alanlarının toplamının 40 bin hektarın biraz altında olduğunu hatırlayalım.
Birinci hatta yer alan yatırım alanlarının ilanı kuşkusuz ‘sevindirici’ ancak yatırımların ve ardından üretimin ‘yer seçimi nedeniyle’ çevre ile ilişkiler açısından bıçak sırtı bir denge üzerinde yapılacak olması düşündürücü.
“Yeşil dönüşüm, karbon emisyonlarını azaltmak, doğal kaynakları korumak ve döngüsel ekonomiye geçmek için üretim, tüketim ve iş modellerinin çevre dostu olacak şekilde yeniden yapılandırılması, İklim krizini önlemeyi ve ekolojik dengeyi koruyarak sürdürülebilir bir gelecek inşa etmeyi amaçlayan çok kapsamlı bir süreç.” olarak tanımlanıyor.
Bu köklü değişim temel olarak şu unsurlardan oluşuyor:
Karbon emisyonlarının azaltılması. Fosil yakıtlar yerine güneş, rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına geçiş yapılarak sera gazı salınımının en aza indirilmesi,
Kaynak ve enerji verimliliği. Üretim süreçlerinde kullanılan su ve enerjinin optimize edilmesi; atıkların azaltılması ve geri dönüşümün en üst düzeye çıkarılması,
Döngüsel ekonomi. “Al-kullan-at” şeklindeki geleneksel doğrusal modelin terk edilip, ürünlerin ve malzemelerin ömrünün uzatıldığı, tekrar kullanıldığı ve atıkların hammaddeye dönüştürüldüğü bir sistem kurulması,
Bu değişimin başarılabilmesi sanayinin geleceği açısından kritik önem taşıyacak. Üstelik bu artık bir zorunluluk. Çünkü başta Avrupa Yeşil Mutabakatı olmak üzere küresel ticaret kuralları, karbon salınımı yüksek ürünlere ek vergiler getiriyor. Özellikle Türkiye gibi ihracata dayalı sanayi ülkelerinde yeşil dönüşüm; uluslararası rekabet gücünü korumak ve küresel pazarlara erişimi sürdürmek için ticari bir zorunluluk olarak görülüyor.
Artık kaçınılmaz bir şekilde yeşil dönüşüm ve sürdürülebilirlik hayatımıza girmişse, bunu başaramayan yok olup gidecekse, sanayinin ve meraların buluşması çok daha anlamlı ve ancak yine de ‘zor’ olacak.
Aslında birinden vazgeçmeden her ikisini de ‘var’ kılabilmek gelecek adına hepsinden daha güzeli olacak.