Son yıllarda nereye baksak “marka” kelimesiyle karşılaşıyoruz. Marka okul, marka üniversite, marka restoran, marka şef, marka festival, marka sergi… Sanki bir şeyin adını yeterince yüksek sesle tekrar ettiğimizde, o şey kendiliğinden bir değere dönüşüyormuş gibi. Oysa marka ile değer arasındaki mesafe, hiç olmadığı kadar açılmış durumda.
Marka olmak hiç bu kadar kolay olmamıştı. İyi hazırlanmış bir iletişim dili, parlak görseller, sosyal medya görünürlüğü, birkaç ödül almak ya da listede bulunmak… Kısa sürede tanınmak mümkün. Üstelik bu tanınırlık, çoğu zaman içeriğin kendisinden bağımsız ilerliyor. Anlatı, hakikatin önüne geçiyor. Vitrin, atölyenin yerini alıyor.
Değer üretmek ise tam tersine, zorlaştı. Çünkü değer zaman ister. Süreklilik ister. Yanlış yapmayı, eleştirilmeyi, hatta zaman zaman yalnız kalmayı göze almayı gerektirir. Değer, aceleye gelmez; algoritmaya uymaz; hızlı tüketilmeye direnir. Bugün tam da bu yüzden, değer üretmek görünür olmaktan daha zahmetli bir işe dönüştü.
Eğitim alanına bakalım. Birçok kurum kendini “marka okul” olarak tanımlıyor. Kampüsler, broşürler, sloganlar son derece etkileyici. Ama eğitimin asıl sorusu şurada duruyor: O okul, öğrencisinin hayatına ne katıyor? Mezun olduktan yıllar sonra bile hatırlanan bir düşünme biçimi mi bırakıyor, yoksa sadece parlak bir özgeçmiş satırı mı? Eğitimde değer, ölçülebilir başarıdan çok, kalıcı zihinsel izlerle ilgilidir. Ama bu izler hemen fark edilmez; sabır ister. Bir okul düşünün: Broşürleri kusursuz, kampüsü etkileyici, ama mezunları kendi sesini bulamamış. İşte marka ile değer arasındaki fark tam da burada görünür olur.
Gastronomide de benzer bir tablo var. Restoranlar çoğalıyor, tabelalar büyüyor, tabaklar giderek daha gösterişli hale geliyor. Sosyal medyada paylaşıma uygun sunumlar, “deneyim” adı altında paketlenmiş sofralar… Oysa mutfağın gerçek değeri, sadece göze hitap etmekte değil; hafızaya dokunmakta yatar. Bir yemeğin hikâyesi, kullanılan ürünün kökeni, toprağın bereketi, ustanın elinin izi… Bunlar kolay pazarlanmaz ama kalıcıdır. Bugün birçok işletme marka olmayı başarıyor; ama kaç tanesi gastronomik bir bellek inşa ediyor? Bir restoran düşünün: Tabağı fotoğraflanıyor ama yemeği hatırlanmıyor. Çünkü hafızaya kazınan şey, sunumun parıltısı değil, emeğin ve hikâyenin sıcaklığıdır.
Sanat ve festivaller dünyasında ise hız daha da belirgin. Takvimler dolu, açılışlar peş peşe, etkinlikler üst üste. “İlk”, “en”, “en büyük” gibi sıfatlar neredeyse otomatikleşmiş durumda. Ancak birkaç ay sonra geriye dönüp baktığımızda, hangileri gerçekten aklımızda kalıyor? Hangileri bir düşünce, bir estetik tartışma, bir duygusal iz bırakıyor? Sanatta değer, seyirci sayısıyla ya da sponsor logosunun büyüklüğüyle ölçülmez; zamanla anlaşılır.
Bugün markalaşma çoğu alanda bir amaç haline geldi. Oysa eskiden marka, değerin doğal sonucuydu. Önce iş yapılır, sonra o iş bir kimliğe dönüşürdü. Şimdi süreç tersine döndü: Önce kimlik tasarlanıyor, sonra içi doldurulmaya çalışılıyor. Bu terslik, pek çok alanda yüzeysel başarılar ve derin hayal kırıklıkları üretiyor.
Elbette markalaşmanın kendisi kötü değildir; iyi yapıldığında, gerçek bir değerin daha geniş kitlelere ulaşmasını, hatta sürdürülebilirliğini sağlar. Bazı kurumlar ve kişiler bunu başarır: Hem derinlik üretir hem etkili anlatır. Ne var ki, bugün çoğunlukla süreç tersine dönmüş durumda: Marka önce geliyor, değer sonra –ya da hiç gelmeyebiliyor.
Ödüller meselesi de bu tartışmanın önemli bir parçası. Her alanda ödül sayısı artıyor. Ödül çoğaldıkça, ölçütler bulanıklaşıyor. Kim veriyor, neden veriyor, neyi ölçüyor? Bazen ödül, değeri tescillemekten çok, görünürlüğü artırmanın bir aracına dönüşüyor. Bu da ödülün kendisini değersizleştiriyor.
Marka olmak anlatmayı gerektirir. Değer üretmek ise yaşamayı. Birincisi seslidir, ikincisi sessiz. Birincisi bugünü hedefler, ikincisi geleceği. Asıl sorun şu: Biz artık anlatıya mı yatırım yapıyoruz, yoksa içeriğe mi? Vitrine mi, mutfağa mı? Kısa vadeli alkışlara mı, uzun vadeli hafızaya mı?
Belki de bu ikilemden çıkış yolu, bir “Yavaş Değer” anlayışını benimsemekten geçiyor. Hızın kutsandığı bir çağda, değerin ancak yavaşlıkla, emekle ve süreklilikle filizlendiğini hatırlatan bir yaklaşım… Bu yaklaşımın dört temel ilkesi var:
• Zamanı merkeze almak: Çünkü gerçek değer, hızın değil, sabrın ve sürekliliğin ürünüdür.
• Görünürlükten önce özü koymak: Vitrinden önce mutfağı, anlatıdan önce hakikati önemsemek gerekir.
• Zanaatkârlığı onurlandırmak: Emek, tekrar, deneme-yanılma ve ustalık… Değerin sessiz ama vazgeçilmez kaynaklarıdır.
• Hafızaya yatırım yapmak: Tüketim anlıktır; hafıza kalıcı. Değer, kalıcı olana yönelir.
Tıpkı endüstriyel yemeğe karşı doğan slow food hareketi gibi, her alanda hızlı markalaşmanın ve yüzeysel tüketimin karşısına, derinlik üreten, iz bırakan, zanaatkârlığı önceleyen bir tavır koymalıyız. Bu da kurumlar için “içeriden dışarıya” bir yaklaşımı zorunlu kılar: Önce sahici bir öz, sağlam bir değerler bütünü; sonra bunun doğal bir sonucu olarak iletişim.
Peki biz tüketiciler, izleyiciler, veliler… Parlak vitrinlerin cazibesine kapılmak yerine, sessizce değer üreten mutfakları keşfetmek ve desteklemek için gereken sabrı gösterebilecek miyiz? Bir sonraki tercihimizi yaparken, parlak tabelaya mı, yoksa sessizce derinlik üreten mutfağa mı yöneleceğiz? Geleceğin kültürel mirasını, bugün neyi alkışladığımız değil, neye sabır gösterdiğimiz belirleyecek. Çünkü talep ettiğimiz şey, sonunda bize sunulanın biçimini de belirliyor. Belki de bugün her alanda yeniden sormamız gereken soru bu: Gerçekten değer mi üretiyoruz, yoksa yalnızca iyi anlatıyor muyuz? Çünkü marka olmak kolaylaştıkça değer üretmek zorlaşıyor.
