İran’daki mevcut Molla rejimini deviremeyeceğini anlayan Trump, orta yolu, belirli tavizler karşılığında Tahran’ı Ortadoğu’daki mevcut sisteme yeniden entegre etmeye çalışmak olarak bulmuş görünüyor. Bu entegrasyon sürecinin sorumluluğunu ise büyük ölçüde, aralarında Türkiye’nin de olduğu, bölge ülkelerine bırakıyor.
İran’da savaş -neredeyse- bitiyor;
Pakistan ve bölge ülkelerinin desteğiyle hazırlanan barış metni, hem Washington’ın hem de Tahran’ın onayını almış görünüyor. Tahran’daki Molla rejimi değişmeden İran ile herhangi bir barışa karşı çıkan savaşın üçüncü tarafı İsrail ise sessiz. Ancak işaretler, ABD Başkanı Trump’ın baskısıyla İsrail Başbakanı Netanyahu’nun da “ikna edileceğini” gösteriyor.
Sızan mutabakat taslağına göre;
- İran Hürmüz Boğazı’nı yeniden açacak ve mayınları temizleyecek,
- Yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokları konusunda müzakereye oturacak,
- Nükleer silah üretmeme taahhüdü verecek,
- Buna karşılık ABD de İran’a yönelik bazı yaptırımları gevşetecek, özellikle halen bloke edilmiş durumdaki ülke dışındaki İran malvarlıklarını geri verecek,
- İran’ın petrol satışına alan açacak.
Kâğıt üzerinde bakıldığında bu tablo, küresel ekonomi açısından rahatlatıcı görünüyor. Petrol fiyatlarının düşmesi, sigorta maliyetlerinin azalması ve enerji arz zincirinin yeniden normalleşmesi dünya piyasaları açısından ciddi bir nefes anlamına geliyor.
Ancak bu barış anlaşmasının altında, özellikle bölge ülkeleri açısından çok daha ağır bir sorumluluk bulunuyor; ABD Başkanı Trump bu anlaşma ile savaşı bitirmiyor, aksine “maliyeti” Ortadoğu ülkelerine dağıtıyor.
Ortaya çıkan tablo barış anlaşmasından çok, “kontrollü gerilim yönetimi” gibi duruyor. İran’daki mevcut Molla rejimini deviremeyeceğini anlayan Trump, orta yolu, belirli tavizler karşılığında Tahran’ı Ortadoğu’daki mevcut sisteme yeniden entegre etmeye çalışmak olarak bulmuş görünüyor. Bu entegrasyon sürecinin sorumluluğunu ise büyük ölçüde, aralarında Türkiye’nin de olduğu, bölge ülkelerine bırakıyor. Washington yönetimi bu anlaşmayla, bölgesel güvenlik yükünü giderek Ortadoğu ülkelerine, İran’ın komşularına devrediyor.
İbrahim Anlaşmaları yerine “Gazze modeli” devrede
İran’ın sisteme entegrasyonu konusundaki yeni model, Trump’ın daha önce kullandığı “Gazze modelini” andırıyor. Trump daha önce Gazze’de yaptığının benzerini yapıp, ABD’nin Ortadoğu’daki askeri angajmanını azaltıyor, maliyeti bölge ülkelerine bırakarak, ortaya çıkan yeni dengeyi ise “istikrar” olarak pazarlıyor.
Trump’ın ilk başkanlık döneminde denediği, Ortadoğu’da İsrail merkezli bir güvenlik ekseni kurmaktı. Bunun için İbrahim Anlaşmaları aracılığıyla Arap dünyası bölündü. Arap ülkelerinden bir kısmı İsrail’le “ortak ittifak” kuracak kadar yakınlaştırıldı. Ancak bu süreç, büyük ölçüde İran ve vekil güçlerinin etkisiyle yürümeyince, ABD çareyi İsrail’le birlikte İran’a saldırarak rejimi değiştirmekte gördü. İran’ın buna yönelik verdiği karşılık bölgedeki İsrail-ABD yanlısı Arap ülkelerini vurmak ve Hürmüz Boğazı’nı kapatmak oldu.
Sonuçta İran, ABD-İsrail saldırılarından büyük zarar ve yıkım görse de, taktiği işe yaradı. Tahran rejimini değiştiremeyeceğini gören Trump yönetimi - ABD’de yaklaşan kasım ara seçiminin de baskısıyla- devreye daha önce işlemiş olan “Gazze modelini” aldı.
Trump’ın İran anlaşmasından hemen önce aralarında Türkiye’nin de olduğu bölge ülkelerinin liderleri ile telekonferans görüşmesi, ardından yaptığı sosyal medya paylaşımlarında da toplantıya katılan ülke liderlerini tek tek sayması bir anlamda “tarihe not düşmeyi” amaçlıyor gibi; Gazze meselesinde Trump ile birlikte masaya oturtulup, bir nevi “garantör” yapılan bölge ülkeleri, şimdi de telekonferans aracılığıyla İran konusunda “garantör” haline getirilmiş görünüyor. İran artık ABD’nin - ya da İsrail’in değil- tüm bölgenin sorunu olmuş durumda.
Bu açıdan bakınca da Trump’ın yürüttüğü süreç bir barış anlaşmasından çok yeni bir bölgesel yük paylaşımı modeline benziyor; Tıpkı Gazze’de olduğu gibi.
Barış anlaşmasının kırılganlığı
Uluslararası medyaya sızan barış anlaşmasında pek çok kırılgan unsur da var.
Bunlardan en kritik olanı, mutabakatın İsrail-Hizbullah hattında da fiili ateşkesi öngörüyor olması. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Trump ile yaptığı görüşmede özellikle bu başlığa itiraz ettiği İsrail basını tarafından çokça yazılıp çizildi. Tel Aviv’deki güvenlik çevreleri İran’a ekonomik nefes verilmesinin orta vadede Hizbullah dahil tüm vekil ağlarını yeniden canlandıracağı görüşünde.
Ancak önceliği küresel enerji piyasalarının istikrarı, petrol fiyatlarının kontrolü ve Amerikan ekonomisinin seçim sürecine düşük maliyetle girmesi olan Trump yönetimi - şimdilik- Netanyahu ve ekibinin itirazlarını duymazdan geliyor. ABD yönetiminden gelen “Netanyahu’nun sonbaharda İsrail’de yapılacak seçimlere yönelik iç politik hesapları var ama Trump küresel ekonomiyi düşünmek zorunda” mesajı da aslında bu ayrışmanın açık ifadesi.
Anlaşmadaki bir başka kırılganlık ise metindeki muğlak ifadelerin Tahran ve Washington tarafından farklı farklı okunuyor olması. Bu durum özellikle zamana yayılan İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerde ortaya çıkacak gibi duruyor. Yine Hürmüz Boğazı’nın yeniden trafiğe açılmasına ilişkin ayrıntılar ve İran’a yönelik yaptırımların ne kadar/nasıl kaldırılacağı konusu da muğlak uzlaşmada “açık bırakılan” meseleler. İlerde bunlar üzerinde yeniden gerilim çıkma ihtimali büyük.
Pakistan’ın kritik rolü
İran anlaşmasında Pakistan’ın oynadığı kritik rolün de ABD’nin küresel hesaplarıyla uyumlu olduğunu söylemek mümkün;
Nükleer silah kapasitesine sahip tek Müslüman ülke olan Pakistan, Çin-Tahran hattı üzerinde yer alıyor.
Pakistan’a verilen stratejik arabulucu rolü, sadece kolu kanadı -şimdilik- kırılmış olan İran yönetiminin küresel çekişmede Ortadoğu’daki mevcut sisteme dahil edilmesini değil, İslamabad’ın da Batı cephesine entegre edilmesini içeriyor. Dolaylı olarak Çin’in bir nefes borusu daha kapatılmaya çalışılmakta bu mimari ile.
Yeni anlaşmanın ortaya çıkardığı sonuç ise, henüz hiçbir şeyin kesinleşmiş olmaması;
İran dosyasında son dakika kırılmaları her zaman mümkün. Ancak mevcut uzlaşma artık Ortadoğu’da doğrudan savaş yükü taşımak istemeyen ABD’nin işine gelir nitelikte.
Ankara’nın ikilemi: Trump ile mi, Trump’sız mı?
Türkiye, daha önce Gazze’de Hamas’ın olduğu gibi, şimdi de Tahran’ın “zapt-ı rapt” altına alınmasında fiilen “garantör” haline geliyor varılan İran anlaşması ile.
Bu, Türk kamuoyunda yükselen Amerikan-İsrail karşıtı tavır düşünüldüğünde Ankara’daki mevcut hükümet açısından taşıması oldukça ağır bir yük. Ancak ABD Başkanı Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın girdiği bu yükün ya pek farkında değil, ya da hiç aldırmıyor gibi.
Trump’ın önce atıp, sonra sildiği, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisine yönelik sözlerine atıf yaptığı sosyal medya paylaşımı, sadece AK Parti seçmenleri değil, Türkiye’deki tüm seçmenler açısından oldukça ağır. Trump sildiği sosyal medya paylaşımında Erdoğan’ın kendisine hitaben aynen şöyle söylediğini ima etti;
“Cumhurbaşkanı Erdoğan’a teşekkürler. “Başkan Trump, dünyanın asırlardır beklediği lider. Sadece güçten bahsetmiyor, o gücün bizzat kendisi...”
Tweet’in daha sonra silinmiş olması, Amerikalılara böylesine bir paylaşımın Türkiye iç siyaseti açısından tehlikelerinin yoğun bir telefon trafiği ile anlatılmış olduğunu düşündürüyor. Üstelik Amerikan Başkanı’nın bu paylaşımı tam da Türkiye’deki ana muhalefet partisinin üst yönetiminin yargı kararlarıyla değiştirildiği bir ortamda gelmesi ayrıca anlamlı elbette.
Ancak ister gaf, ister Amerikan yönetiminin stratejik hesaplamaları sonucu olsun, ABD Başkanı’nın bu paylaşımının AK Parti hükümetinin dış politikadaki “denge politikası” imajına büyük zarar verdiği açık.
Silinmiş de olsa paylaşımın Moskova’da, Pekin’de, Avrupa ülkelerinin tümünde, hatta ABD’deki Demokrat Parti çevrelerinde dikkatle not edildiğini tahmin etmek güç değil...
