Yaşadığımız çağın en kutsal değeri hız. Hızlı büyüyen, hızlı konuşan, hızlı üreten ve tüketen herkes makbul. Yavaş olan ise neredeyse ayıplanıyor. Yavaş düşünmek, yavaş yapmak, yavaş olgunlaştırmak; “geri kalmışlık”, “verimsizlik” ya da “çağı yakalayamamak” gibi etiketlerle yaftalanıyor. Oysa bu hız tapıncının içinde tuhaf bir çelişkiyle karşı karşıyayız: Hiçbir şey bu kadar hızlı üretilmemişti ama hiçbir şey de bu kadar kısa ömürlü olmamıştı. Tıpkı mikrodalga fırında saniyeler içinde ısınan ama aynı hızla buz gibi olan yemekler misali, ruhumuz ve zihnimiz de ısınamadan soğuyor.
Takvimler dolu, hafıza boş
Bugün takvimler hiç olmadığı kadar dolu. Açılışlar, etkinlikler, lansmanlar ve festivaller üst üste. “İlk”, “en”, “en büyük” gibi sıfatlar artık otomatikleşmiş durumda. Bir şeyin iyi olup olmadığından önce, ne kadar hızlı dolaşıma girdiği ölçülüyor. Hız, bir nitelik olmaktan çıkıp başlı başına bir başarı ölçütü haline geldi. Oysa dijital algoritmaların bizi sürekli bir sonraki "tık"a ittiği bu düzende geriye kalanlar hızla azalıyor: Hatırlanan işler, iz bırakan fikirler, kalıcı değerler…
Dijital sığlık
Hız kültürü yalnızca bir tempo meselesi değil; bir zaman algısı sorunu. Zamanı derinleşmek için değil, sadece yetişmek için kullanan bir anlayışın ürünü. Bugünü tüketip yarına geçmeyi marifet sayan ama bugünün içini doldurmayı ihmal eden bir zihniyet. Bilginin yerini "veri"nin, derinliğin yerini "akış"ın aldığı bu çağda, her şey “oluyor” ama çok az şey ruhumuza “yerleşiyor”.
Değerde kırılganlık
Ekonomide de benzer bir tablo var. Hızlı kâr ve hızlı geri dönüş baskısı, yatırımları kısa vadeli performans göstergelerine hapsediyor. Bir projenin değeri, yıllar sonra ne bıraktığıyla değil; ilk çeyrekte ne kazandırdığıyla hesaplanıyor. Sabır lüks, süreklilik risk, derinlik ise gereksiz ayrıntı sayılıyor. Oysa gerçek değer, çoğu zaman ilk bakışta görünmez. Tıpkı toprağın altındaki bir tohumun ya da iyi bir sirkenin sabrı gibi; yavaş gelişir, zamana yayılır. Hızlı olan bugün kazanır gibi görünür ama kalıcı olan genellikle sessiz ve derinden ilerler.
Bellekte silinme
Kültür alanında hızın etkisi daha da sarsıcı. Sergiler, bienaller, gösterimler… Sayılar artıyor, takvim sıkışıyor. Bir etkinlik bitmeden diğeri başlıyor; afişler kurumadan üzerlerine yenileri asılıyor. Peki, geriye ne kalıyor? Kaç sergi, açılışından aylar sonra bile zihnimizde bir tartışma açmaya devam ediyor? Hız, üretimi sayıca çoğaltıyor olabilir ama belleği sistematik olarak zayıflatıyor. Daha önce bu sütunlarda vurguladığım gibi; hafıza durmayı, geri dönüp bakmayı ve kıyaslamayı gerektirir; hız ise sadece ileriye iter. Belleğe yatırım yapmayan bir kalkınma modeli, ne kadar hızlı yol alırsa alsın, asıl yükselişini gerçekleştiremez.
“İlk olmak”, “iyi olmak”
“İlk olmak” takıntısı, bu hız kültürünün en görünür semptomlarından biri. Oysa tanıklık ettiğim çoğu dostum olan, bazıları için Ustalara Saygı etkinlikleri gerçekleştirme fırsatı bulduğum gerçek ustalar -ki onlar bir cümleyi kurmak için günlerce bekleyen, bir deseni oturtmak için aylarca sabreden insanlardı- bize başka bir şey öğretti: Tarihte iz bırakanların çok azı ilk oldukları için hatırlanır; çoğu “iyi” oldukları için kalır. İlk olmak hız ister; iyi olmak ise zaman. İlk olmak anlıktır; iyi olmak süreklilik ve zanaatkârlık gerektirir. Bugün ilk olmanın yarattığı gürültü, iyiliğin o soylu sessizliğini bastırıyor. Marka olmanın parıltılı dünyası ile gerçek değer üretmenin zahmetli yolu arasındaki uçurum burada daha da belirginleşiyor.
Düşüncede yüzeysellik
Eğitimde de hızlı mezuniyetler ve çabuk sonuç vadeden programlar hâkim. Öğrenme, bir süreç olmaktan çıkıp bir yatırıma indirgeniyor. Oysa düşünme biçimleri ve eleştirel bakış, hızla "yüklenebilen" birer yazılım değildir. Bunlar hata yaparak, bekleyerek ve tekrar ederek oluşur. Aceleyle verilen bilgi hızla unutulur; ancak yavaş inşa edilen düşünce, yıllar sonra bile insanın yolunu aydınlatır.
Sabırsızlığın estetiği
Bu kültür, bir "sabırsızlık estetiği" yaratıyor. Her şeyin hemen anlaşılmasını ve alkışlanmasını bekliyoruz. Oysa mutfakta "kısık ateşin" bir hikmeti vardır. Lezzetin birbirine geçmesi, aromaların karakterini bulması için zaman gerekir. Bir kitabın, bir yapının ya da bir düşüncenin gerçek etkisi de zamana karşı direncinden gelir. Hızlı tüketilen her şey çabuk silinir; yavaş sindirilenler ise karakterimizin bir parçası olur.
Çok üretim, az iz
Bugün her alanda şunu görüyoruz: Çok iş yapılıyor ama az iz bırakılıyor. Çok konuşuluyor ama az şey söyleniyor. Hız anlamı seyreltiyor, nicelik büyürken nitelik kırılganlaşıyor. Belki de yeniden sormamız gerekiyor: Gerçekten bu kadar acelemiz var mı? Neye yetişiyoruz ve bu koşuşturma esnasında neleri ezip geçiyoruz? Hızın sağladığı konfor, kaybettiklerimizi telafi etmeye yetiyor mu?
Yavaş Değer’e geri dönüş
İşte tam da burada, “Yavaş Değer” kavramı bir direnç noktası olarak önem kazanıyor. Daha önce de paylaştığım üzere Yavaş Değer; hızın karşıtı değil, hızın körleştirdiği alanları yeniden görünür kılan bir pusuladır. Acele etmeyen ama ertelemeyen; yavaş ama kararlı bir üretim anlayışı. Zamanı tüketmek yerine, zamanla birlikte ve zamana saygı duyarak üretmek.
Asıl cesaret nerede?
Günümüzde asıl cesaret hızlanmakta değil; gerektiğinde yavaşlamayı göze almakta yatıyor. Herkes koşarken durabilmekte, herkes bağırırken derin bir sessizlikle işine odaklanabilmekte. Vitrinden önce mutfağa, anlatıdan önce hakikate, görünürlükten önce emeğe bakmakta.
Çünkü kalıcı olanlar acele etmez. Zamanla kurulur, zamanla anlaşılır ve zamanla değer kazanır. Hız çağında yavaşlık bir geri kalmışlık değil, gerçek değeri korumak için gösterilen bir direniştir. Çünkü gerçek kalkınma ancak belleğe yapılan yatırımla mümkündür. Marka olmanın gürültüsüne değil, değer üretmenin o sessiz ve derin zanaatkârlığına sığındığımızda, zamanın yıkıcı hızına karşı asıl kalemizi kurmuş olacağız.
