World Economic Forum'un meşhur ‘Küresel Riskler Raporu’ yayımlandı. Rapora göre, önümüzdeki iki yıllık vadede küresel ölçekte üç risk öne çıkıyor: Jeoekonomik çatışmalar, dezenformasyon ve hatalı bilgi, toplumsal kutuplaşma.
Bunlar ayrı riskler olarak liste başı yapmış ama aslına bakarsanız üçü de birbirinden bağımsız değil. Tam tersine, birbirini besleyen, hızlandıran ve derinleştiren tek bir kriz döngüsünün parçaları. Jeoekonomik çatışmalar ateşi yakıyor. Dezenformasyon bu ateşi harlıyor. Toplumsal kutuplaşma ise yangını kalıcı hale getiriyor.
Bu döngüyü tek bir kavramla nasıl tanımlarsanız derseniz, ben ‘hakikatin çöküşü’ derim.
Jeoekonomi: Ekonomiden anlatı savaşına
Küresel rekabet artık sadece gümrük tarifeleri, enerji fiyatları ya da tedarik zincirleri üzerinden yürümüyor. Aynı zamanda hakikatin esnetilmesi üzerinden ilerliyor.
Enerji arzı, gıda güvenliği, yarı iletkenler, nadir toprak elementleri… Bu alanlarda yaşanan her küresel gerilim, beraberinde bir anlatı mücadelesi getiriyor. Yaptırımlar böylece yaşamsal zorunluluk olarak sunuluyor. Ekonomik maliyetler kaçınılmaz diye normalleştiriliyor. Karmaşık neden-sonuç ilişkileri, basit düşman hikâyelerine indirgeniyor. Gölge düşmanlar yaratılıyor.
Bu ortamda hakikat örseleniyor. Propaganda hızlanıyor. Belirsizlik arttıkça, propagandanın keskinliği daha da cazip hale geliyor. Dezenformasyon ise propagandanın en önemli silahına dönüşüyor. Günümüzde bu silah, yapay zekâ teknolojileriyle donatılarak, gerçeği sadece çarpıtmakla kalmıyor, onu tamamen yeniden inşa ediyor.
Dezenformasyon: Sosyal mühendislik
Dezenformasyonu genelde ‘doğru olmayan bilgi’ meselesi olarak ele alıyoruz. Teknik bir konuymuş gibi. Yanlış bilgi, eksik veri, hatalı içerik…
Oysa asıl mesele, dezenformasyonun bugün algoritmalarla birlikte bir sosyal mühendislik sistemine dönüşmüş olması. Algoritmalar, gerçeği ya da doğruluğu değil; etkileşimi, tepkiyi ve duygusal yoğunluğu ödüllendiriyor, çoğaltıyor ve yayıyor.
Dezenformasyon böylece korkuyu büyütüyor. Öfkeyi harlıyor ve örgütlüyor. İdeolojiyi aklın önüne koyuyor. Haklı, adil ve doğru değil, ‘bizden olan’ belirleyici hale geliyor. Aynı bilgi ya da olay, toplumda birden fazla gerçeklik üzerinden, farklı şekilde okunuyor. Algoritmalar bu parçalanmayı azaltmak yerine, benzer görüşleri birbirine daha sıkı biçimde kenetleyerek, yankı odalarını derinleştiriyor. Giderek daha keskin bir toplumsal kutuplaşmanın yolu da işte tam burada açılıyor.
Kutuplaşma: Sertliği ödüllendiren iklim
Böylece toplumsal kutuplaşma kemikleşiyor. Uzlaşma ortadan kalkıyor. Daha kötüsü, uzlaşma çabaları, sertleşen ortamda artık bir ‘zayıflık’ olarak görülmeye başlanıyor.
Böyle bir iklimde, sert dış politika iç siyasette karşılık buluyor. Jeoekonomik gerilimler toplum gözünde kolayca meşru hale getiriliyor. Krizin kendisi siyasetin primi haline geliyor ve ekonomik bedeli önemsizleşiyor.
Böylece döngü tamamlanıyor. Hakikat çökerken, kendi kendini besleyen bir kriz sarmalı ortaya çıkıyor.
Bu döngünün en riskli tarafı, hiçbir aşamasının çok göze batmaması. Her şey yavaş, parçalı ve gündelik akışın içinde ilerliyor. Normalleşiyor. Bir noktada, toplumsal kabul öyle noktaya geliyor ki herkes ‘bu zaten böyle’ demeye başlıyor. Tam bu eşikte, toplumların ortak aklı ve ortak gerçeklik zemini kırılıyor.
Sonuç: Hakikatin sistematik erozyonu
Jeoekonomik çatışmalar, dezenformasyon ve toplumsal kutuplaşma… Bunlar ayrı riskler değil, aynı hikâyenin farklı bölümleri.
Yaşadığımız şey, hakikatin sistematik biçimde aşındığı, gerçekliğin pazarlık konusu haline geldiği bir hakikat çöküşü krizi. Hakikat artık keşfedilen, üzerinde uzlaşılan ya da birlikte inşa edilen bir zemin olmaktan giderek uzaklaşıyor. Yerini, bağlama göre esnetilen, ihtiyaç halinde askıya alınan ve çoğu zaman stratejik çıkarlara göre kullanılan bir araca bırakıyor.
Jeoekonomik çıkarlar anlatıyı, anlatılar duyguyu, duygular ise muhakemeyi ele geçiriyor. Gerçek, artık olan biteni açıklayan bir zemin değil, güç mücadelelerinde manipüle edilen bir araca dönüşüyor.
Bu yüzden, yaşadığımız küresel kırılma yalnızca ekonomi, siyaset ya da teknoloji ile sınırlı değil. Toplumların aynı gerçeklikte kalabilme kapasitesi, bu kırılmanın dalga boyunu belirliyor. Ve bu kapasite, uzun bir süredir sessizce ve fark ettirmeden zayıflatılıyor.