İklim krizi artık yalnızca çevre politikalarının, karbon hedeflerinin ya da yeşil dönüşüm söylemlerinin konusu değil. Sessiz ama kararlı bir biçimde, küresel güvenlik mimarisinin de merkezine yerleşiyor. Haritalar, ittifaklar ve güç dengeleri eriyen buzulların, kuruyan nehirlerin ve bozulan ekosistemlerin üzerinde yeniden çiziliyor.
Bugün Arktik’te yaşananlar, bu dönüşümün en net örneği. İklim krizi sadece buzulları değil, küresel güç mücadelesinin coğrafyasını da çözüyor.
Çok değil, 10-15 yıl içinde, küresel ısınma Kuzey Kutbu çevresindeki donmuş suları, yani Rusya’yı Kanada ve Grönland’dan ayıran okyanusu, yaz aylarında neredeyse tamamen erimiş hale getirebilir. Bu, Asya ile Kuzey Amerika arasında yeni ve daha kısa ticaret yolları anlamına geliyor. Ancak aynı zamanda, savunma, enerji, balıkçılık ve yeraltı kaynakları için de rekabet sahnesi açıyor.
Böylece, eriyen buzların altından yeni bir çatışma alanı doğuyor. Çin, Rusya ile ABD bu coğrafyada hakimiyet kurmak için giderek daha fazla karşı karşıya geliyor. İklim, jeopolitiğin pasif zemini olmaktan çıkıp aktif bir aktöre dönüşüyor.
İklim krizi=Güvenlik krizi
ABD’nin Grönland gündemi, Trump’ın diplomatik tuhaflığı gibi okunuyor. Bu, tek başına yeterli bir okuma değil. Meseleyi egemenlik, erişim ve kaynak güvenliği üzerinden görmek gerekiyor. Grönland’ın yeraltı zenginlikleri elektrikli araçlardan veri merkezlerine, savunma sanayiinden yapay zekâ altyapılarına kadar uzanan stratejik bir zincirin parçası.
İklim kaynaklı yıkım, jeopolitik kazanca çevrilmeye çalışılıyor. Bu yaklaşım, iklim krizini yönetmek yerine onu derinleştiriyor. Çünkü iklim güvenliği, sıfır toplamlı bir oyun değil. Bir ülkenin kazancı, başka bir bölgenin kırılganlığını artırdığında, ortaya çıkan tablo yalnızca istikrarsızlık oluyor.
Daha da önemlisi, iklim krizi bu şekilde ortak bir varoluş sorunu olmaktan çıkarılıp, rekabet edilecek bir alan olarak çerçeveleniyor. Oysa ekolojik krizlerin, iş birliği yerine güç politikalarıyla yönetildiğinde, bedelinin herkes için daha ağır olacağı açık.
Küresel ısınma ittifakları da eritiyor
İklim krizi yeni çatışmalar yaratırken, eski ittifakları da çözüyor. ABD’nin uluslararası iklim girişimlerinden çekilmesi, bu dönüşümün en açık göstergesi. Küresel sorunlara kolektif yanıt üretmek yerine, ulusal çıkar arayışı öne çıkıyor.
Oysa iklim güvenliği, askeri güvenlikten farklı. Kuraklık, sel, gıda krizi ve zorunlu göç, er ya da geç istikrarlı görünen coğrafyaların da kapısını çalacak. Bugün Arktik’te yaşananlar, yarın Akdeniz havzasında, Orta Doğu’da ve Güney Asya’da başka biçimlerde karşımıza çıkacak.
Türkiye’nin de içinde bulunduğu bu coğrafya, iklim güvenliği açısından yüksek riskli bir kuşak üzerinde yer alıyor. Enerji bağımlılığı, su stresi, tarımsal kırılganlık ve göç baskısı aynı anda yönetilmek zorunda.
İklim güvenliği perspektifinden bakıldığında şu kritik noktalar öne çıkıyor:
- Enerji dönüşümü çevresel değil, jeopolitik bağımsızlık aracıdır.
- Döngüsellik maliyet değil, stratejik tedarik güvenliği konusudur.
- Stratejik ESG balon değil, riskler ve fırsatlar için erken uyarı sistemidir.
- Yapay zekâ hızlandırıcı değil, kırılganlıkları daha görünür kılan bir büyüteçtir.
Sonuç: İklim krizi bir güvenlik meselesidir
Grönland bize şunu hatırlatıyor: İklim krizi geleceğin değil, bugünün güvenlik meselesidir.
Enerji yolları, ticaret rotaları ve jeopolitik öncelikler sessizce yer değiştiriyor. Dünya, iklim tarafından yeniden çiziliyor. Dahası, bizi iklim krizi kaynaklı göçler ve çatışmalar bekliyor.
Net bir nokta var: İklim, yalnızca çevre politikalarının konusu değil; dış politika, savunma stratejisi, ekonomik istikrar ve toplumsal dayanıklılığın da belirleyici ekseni. İklimi hesaba katmadan küresel güvenlik mimarisi kurulması güç. Konu yalnızca sınırları değil; suyu, toprağı, enerjiyi ve yaşamın sürekliliğini koruma meselesi…
Önümüzde iki yol var. Ya iklim krizini ortak bir varoluş sorunu olarak görüp, iş birliğini ve dayanışmayı güçlendireceğiz ya da çevresel çöküşü yeni bir rekabet alanına çevirip, krizi krizle yöneten bir dünyaya sürükleneceğiz. İlki zor ama onarıcı. İkincisi ise tüm insanlık adına çok daha yıkıcı.