Faiz dışı fazla meselesine artık başka bir pencereden bakmak gerekiyor. Çünkü ekonomi yönetimleri genellikle “faiz dışı fazla verdik” cümlesini mali disiplin göstergesi olarak sunar. İlk bakışta doğru gibi görünür. Devlet faiz ödemeleri hariç tutulduğunda gelirleriyle giderlerini karşılıyor, hatta bir miktar fazla veriyorsa, bu bütçede disiplin var demektir. Ancak mesele burada bitmez. Çünkü faiz dışı fazla bazen güçlü bir mali yapıyı değil, faiz giderlerinin bütçenin üzerine ne kadar ağır çöktüğünü de gösterebilir.
Tez şudur: Faiz dışı fazla vermek, özellikle borçlu bir ülke için olumlu bir göstergedir. Devletin faiz hariç harcamalarını kontrol altında tuttuğunu, vergi gelirleriyle cari giderlerini karşılayabildiğini ve borç stokunu çevirmek için bir alan yarattığını anlatır. Nitekim klasik kamu maliyesi teorisinde faiz dışı fazla, borç sürdürülebilirliğinin temel göstergelerinden biridir. Eğer bir ülke düzenli faiz dışı fazla veriyorsa, borç stokunu zamanla kontrol altına alabilir. Bu nedenle ekonomi yönetimleri faiz dışı fazla verildiğinde bunu başarı olarak anlatır. Türkiye’nin 2026 bütçesi için de faiz dışı fazla hedefi siyasi iletişimde özellikle öne çıkarıldı; bütçe gelirleri ve giderleri yanında 29 milyar TL faiz dışı fazla beklentisi dile getirildi.
Faiz ödemeleri ana yük haline gelmişse, toplam bütçe açık verir
Fakat antitez tam burada başlar. Bir ülkede faiz giderleri çok hızlı artıyorsa, faiz dışı fazla tek başına rahatlatıcı bir gösterge olmaktan çıkar. Çünkü siz faiz ödemelerini dışarıda bıraktığınızda bütçe dengeli görünebilir, ama faiz ödemeleri bütçenin ana yükü haline gelmişse toplam bütçe yine açık verir. Örneğin Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Mart 2026 merkezi yönetim bütçe verilerine göre bütçe giderleri 1 trilyon 460,4 milyar TL, bütçe gelirleri 1 trilyon 230,5 milyar TL oldu ve bütçe 229,9 milyar TL açık verdi. Aynı ay faiz dışı fazla ise yalnızca 6,1 milyar TL olarak gerçekleşti. Yani faiz dışarıda bırakılınca tablo fazla veriyor gibi görünüyor; faiz dahil edilince ciddi açık ortaya çıkıyor.
Bu noktada basit bir soru sormak gerekir: Faiz giderleri hariç tutulduğunda bütçenin fazla vermesi gerçekten şaşırtıcı mı? Eğer faiz giderleri bütçede çok büyük bir kalem haline geldiyse, zaten asıl açık oradan geliyordur. Dolayısıyla faiz dışı fazla, “bütçe sağlam” demekten çok, “faiz yükü bütçeyi yutuyor” anlamına da gelebilir. Bu nedenle faiz dışı fazla, tek başına bir başarı göstergesi olarak değil, faiz giderlerinin büyüklüğüyle birlikte okunmalıdır. Aksi halde bütçenin en büyük yangınını görmezden gelip, evin geri kalan odalarında duman yok diye rahatlamak gibi olur.
Burada borç dinamiği devreye girer. Devlet faiz dışı fazla verse bile borçlanmaya devam ediyorsa ve yeni borçlanmanın faizi giderek yükseliyorsa, borç sürdürülebilirliği tartışması başlar. Çünkü kamu borcu sadece ana para ile değil, o borcun çevrilme maliyetiyle büyür. Faiz oranı büyüme oranının üzerinde kalıcı hale gelirse, borç stokunu dengelemek için gereken faiz dışı fazla giderek artar. Yani bugün küçük bir faiz dışı fazla yeterli gibi görünürken, yarın aynı borcu çevirmek için çok daha büyük fazla gerekebilir. Bu da vergi artışı, harcama kısıntısı veya daha fazla borçlanma anlamına gelir.
Tablo, faiz dışı dengeye bakmanın yeterli olmadığını gösteriyor
Sentez ise şudur: Faiz dışı fazla faydalı bir göstergedir ama ancak toplam bütçe dengesi, faiz giderleri, borçlanma maliyeti, büyüme oranı ve enflasyon beklentileriyle birlikte anlamlıdır. Bir ülke faiz dışı fazla veriyor diye otomatik olarak güvenli bölgede değildir. Eğer faiz giderleri hızla artıyor, bütçe açığı büyüyor, borçlanma maliyetleri yükseliyor ve yatırımcı daha yüksek risk primi istiyorsa, faiz dışı fazla yalnızca makyaj etkisi yaratır. Nitekim Nisan 2026’da Türkiye merkezi yönetim bütçe açığının 338,7 milyar TL’ye çıktığı ve bir önceki yılın aynı ayına göre neredeyse ikiye katlandığı bildirildi. Bu tablo, faiz dışı dengeye bakmanın yeterli olmadığını gösteriyor.
Peki böyle bir süreç default riski yaratır mı? “Yarın sabah temerrüt olur” demek doğru olmaz. Türkiye gibi büyük, vergi toplama kapasitesi olan, iç borç piyasası bulunan ve para basma yetkisine sahip bir ülkede kamu borcu dinamiği özel sektör borcu gibi işlemez. Ancak risk başka yerden gelir. Devlet giderek daha yüksek faizle borçlanmak zorunda kalırsa, bütçeden eğitime, sağlığa, yatırıma, sosyal desteklere ayrılacak kaynak faiz ödemelerine kayar. Bu durum bir süre sonra mali alanı daraltır. Mali alan daraldıkça ya daha fazla vergi toplanır ya daha fazla borçlanılır ya da para politikasına baskı artar. Bunların tamamı enflasyon beklentilerini ve risk primini yukarı iter.
Daha tehlikeli olan da budur: Açık bir temerrüt yaşanmadan önce ekonomi zaten ağır bir bedel öder. Faiz giderleri büyüdükçe bütçe esnekliği azalır. Bütçe esnekliği azaldıkça krizlere karşı hareket alanı daralır. Hareket alanı daraldıkça yatırımcı daha yüksek faiz ister. Daha yüksek faiz yeni bütçe açığı üretir. Bu döngü bir noktadan sonra kendini besleyen bir mekanizmaya dönüşür. İşte asıl risk budur. Default riski sadece “borç ödenmez” anı değildir; bazen borç ödenirken ekonominin geri kalanının nefessiz kalmasıdır.
Bu yüzden faiz dışı fazla cümlesini duyduğumuzda artık ikinci soruyu sormak zorundayız: Faiz dışı fazla ne kadar, faiz gideri ne kadar? Üçüncü soru da şudur: Bu fazla kalıcı mı, yoksa yüksek vergi ve ertelenmiş harcamalarla mı sağlanıyor? Dördüncü soru ise daha kritiktir: Devlet bu fazlaya rağmen neden daha fazla ve daha pahalı borçlanıyor?
Eğer bir ülkede faiz dışı fazla verilirken toplam bütçe açığı büyüyor, faiz giderleri bütçenin giderek daha büyük kısmını yutuyor ve borçlanma maliyetleri düşmek yerine yükseliyorsa, ortada tebrik edilecek bir mali disiplin hikâyesinden çok, dikkatle izlenmesi gereken bir borç-faiz sarmalı vardır. Bu sarmalın sonu her zaman teknik temerrüt değildir; ama çoğu zaman daha yüksek vergi, daha düşük kamu hizmeti, daha pahalı kredi, daha zayıf büyüme ve daha kırılgan bir ekonomi olur.
Sonuç olarak faiz dışı fazla önemlidir, ama tek başına yeterli değildir. Faiz dışı fazla, sağlıklı bir ekonomide borç azaltma aracıdır. Sağlıksız bir borçlanma ortamında ise faiz yükünün ne kadar büyüdüğünü gizleyen bir perdeye dönüşebilir. Türkiye’nin bugün dikkat etmesi gereken nokta tam da budur. Bütçe faiz hariç fazla veriyor diye rahatlamak yerine, faiz dahil edildiğinde ortaya çıkan tabloya bakmak gerekir. Çünkü borç krizleri çoğu zaman ana paradan değil, faizin bütçeyi yavaş yavaş ele geçirmesinden doğar.
