Önümüzdeki 30-40 yıllık geçiş döneminde dünya, yenilenebilir enerjiye yönelse bile; petrol, doğalgaz ve kömür kullanımını tamamen terk edemeyecektir. Bu nedenle enerji çağında en güçlü aktör; en fazla rezerve sahip olan değil, rezervi, üretimi, taşımayı ve fiyatlamayı birlikte yönetebilen aktördür.
Yakın coğrafyamızda yaşanan gelişmeler, enerji meselesinin artık yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda jeopolitik, güvenlik ve ulusal egemenlik boyutları olan çok katmanlı bir konu olduğunu bir kez daha göstermektedir. ABD–İsrail–İran hattında yükselen gerilim, Hürmüz Boğazı çevresinde artan riskler, Venezuela üzerindeki baskılar ve Rusya-Ukrayna savaşı gibi örnekler; görünürde demokrasi, güvenlik, insan hakları ya da nükleer tehdit başlıkları üzerinden tartışılsa da, arka planda çok daha temel bir mücadelenin yaşandığını göstermektedir.
Bu mücadele; petrol, doğalgaz, kömür ve kritik madenler gibi ömrü sınırlı fosil kaynakların, yeni enerji teknolojileri tam anlamıyla devreye girinceye kadar kim tarafından, hangi fiyatla, hangi güvenlik düzeni içinde üretileceği ve kontrol edileceği sorusunun mücadelesidir.
Bugün Venezuela’ya yönelik baskılar ile İran çevresinde oluşan askeri ve diplomatik gerilimler birbirinden bağımsız değildir. Her iki bölge de dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip alanları arasında yer almakta; dolayısıyla enerji arz güvenliği açısından küresel güçlerin doğrudan ilgi alanına girmektedir.
Önümüzdeki 30-40 yıllık geçiş döneminde dünya, yenilenebilir enerjiye yönelse bile; petrol, doğalgaz ve kömür kullanımını tamamen terk edemeyecektir. Bu nedenle enerji çağında en güçlü aktör; en fazla rezerve sahip olan değil, rezervi, üretimi, taşımayı ve fiyatlamayı birlikte yönetebilen aktördür.
Kömür yeniden önem kazanıyor
Özellikle yeni nesil enerji teknolojilerinin yaygınlaşması için gerekli olan lityum, kobalt, nikel, bakır, nadir toprak elementleri ve grafit gibi stratejik hammaddeler düşünüldüğünde, madencilik önümüzdeki dönemde daha da kritik hale gelecektir.
Dolayısıyla enerji dönüşümü olarak ifade edilen süreç, gerçekte yalnızca petrol ve doğalgazdan uzaklaşma değil; aynı zamanda yeni maden bağımlılıklarının ortaya çıkması anlamına gelmektedir.
Bu tablo içerisinde kömür de yeniden önem kazanmaktadır. Her ne kadar küresel ölçekte kömür karşıtı politikalar güçlenmiş olsa da, enerji arzında yaşanan kırılganlıklar ve elektrik kesintileri, kömürün hâlâ vazgeçilemeyen bir baz yük kaynağı olduğunu ortaya koymaktadır.
Türkiye açısından bu tablo çok daha kritik bir anlam taşımaktadır. Enerjide dışa bağımlı bir ülke olarak Türkiye’nin petrol, doğalgaz ve kritik mineral tedarikinde yaşanacak her kırılganlıktan doğrudan etkilenmesi kaçınılmazdır.
Bu nedenle Türkiye için yerli kaynakların etkin, planlı ve sürdürülebilir kullanımı artık bir tercih değil; stratejik bir zorunluluktur. Yerli kömür, yerli doğalgaz, jeotermal, hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerji yatırımları birlikte düşünülmeli; aynı zamanda bunların ihtiyaç duyduğu madenler de güvenli biçimde üretilmelidir.
Burada temel mesele, madencilik ile çevreyi birbirine karşıt iki alan gibi göstermek değildir. Çünkü bu yaklaşım, ülkenin gerçek ihtiyaçlarını göz ardı eden, duygusal ve popülist bir zemine savrulmaktadır.
Sorun, madenciliğin yapılıp yapılmaması değil; nasıl yapılacağıdır.
Nitekim geçmişte yaşanan olumsuz örnekler, denetimsiz uygulamalar ve çevreye zarar veren bazı faaliyetler nedeniyle toplumda oluşan “vahşi madencilik” algısı, bugün hâlâ bazı tartışmaların merkezinde yer almaktadır.
Ancak günümüzde uluslararası standartlar, çevresel etki değerlendirme süreçleri, rehabilitasyon yükümlülükleri, su ve toprak izleme sistemleri, toz ve titreşim kontrolü, atık yönetimi ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik uygulamalar, madenciliği geçmişten çok daha farklı bir noktaya taşımıştır.
Çok paydaşlı sorumluluk ve ortak çözüm kültürü kritik önemde
Bugün bir maden sahasının başarısı yalnızca ürettiği tonajla değil; çevresel etkilerini ne ölçüde yönettiği, faaliyetten sonra alanı doğaya nasıl geri kazandırdığı, yerel halk ile nasıl iletişim kurduğu ve sosyal kabulü nasıl sağladığı ile ölçülmektedir.
Türkiye’de son yıllarda zeytinlikler, orman alanları, su kaynakları ve madencilik faaliyetleri üzerinden yürütülen tartışmalar da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Çünkü yer altı zenginlikleri ile yer üstü değerlerini birbirine düşman göstermek, Türkiye’nin kalkınma ihtiyacına da çevresel hedeflerine de zarar verir. Oysa doğru planlama ile hem üretmek hem korumak mümkündür.
Bu noktada çok paydaşlı sorumluluk ve ortak çözüm kültürü kritik önem taşımaktadır.
Doğa ile üretim, çevre ile madencilik rakip değildir
Kamu, karar alma süreçlerini bilim temelli, şeffaf ve öngörülebilir biçimde yürütmelidir. Özel sektör, yalnızca ekonomik kazanca odaklanmamalı; çevresel ve sosyal etkileri de yönetmelidir. Akademi, teknik verileri toplumun anlayabileceği bir dile dönüştürmeli; kamuoyunu bilimsel verilerle yönlendirmelidir.
Sivil toplum kuruluşları, ideolojik pozisyonlar yerine çözüm odaklı katkılar sunmalıdır. Yerel halk ise süreçlerin dışında bırakılmamalı; kararların gerçek paydaşı haline getirilmelidir.
Sonuç olarak; Venezuela’dan İran’a, Hürmüz’den Karadeniz’e, nadir toprak elementlerinden kömüre kadar uzanan yeni enerji jeopolitiği, bize çok net bir gerçeği göstermektedir: Doğa ile üretim, çevre ile madencilik, enerji ile kalkınma birbirine rakip değil; doğru yönetildiğinde birbirini tamamlayan alanlardır.
Türkiye’nin başarısı da bu dengeyi ne kadar akılcı, bilimsel ve sürdürülebilir biçimde kurabildiği ile ölçülecektir.