Venezuela’dan sonra İran’a yapılmakta olan fiili müdahale ile Ortadoğu’da yükselen gerilim ile Doğu Akdeniz’de sertleşen enerji rekabeti birbirinden kopuk başlıklar değildir; aksine aynı büyük jeopolitik tablonun iki ayrı yüzüdür. Bir yanda İran üzerinden yürütülen askeri ve ekonomik baskı, diğer yanda Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge tartışmaları, enerji ittifakları ve deniz yetki alanı gerilimleri… Her iki denklem de aynı soruya çıkmaktadır: Fosil çağ kapanmadan önce kalan rezervler, üretim kapasitesi ve enerji koridorları kimlerin kontrolünde olacaktır?
Dünya hâlâ giderek artan bir enerji iştahına sahiptir. Yenilenebilir kaynaklar yükselmekte, enerji dönüşümü hızlanmaktadır; ancak ağır sanayi, savunma sistemleri, petrokimya, havacılık ve deniz taşımacılığı fosil yakıt bağımlılığını sürdürmektedir. Mevcut üretim ve tüketim eğilimleri dikkate alındığında petrol ve doğal gaz rezervlerinin ömrü yaklaşık 30–40 yıl bandında görünmektedir. Bu, teknik bir veri olmanın ötesinde jeopolitik bir geri sayımdır. Enerji dönüşümü tamamlanmadan önceki bu birkaç on yıl, küresel güç mimarisinin yeniden yazılacağı bir eşik dönemdir.
İran krizi bu bağlamdan bağımsız değildir. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik müdahale dili güvenlik ve nükleer tehdit üzerinden şekillense de enerji arzının kontrolü ve fiyat mekanizmasının yönlendirilmesi gerçeği göz ardı edilemez. İran yalnızca bir rejim değil; petrol ve doğal gaz rezervleri bakımından küresel ölçekte üst sıralarda yer alan, Hürmüz Boğazı gibi dünya enerji akışının kilit noktalarından birini kontrol eden stratejik bir enerji aktörüdür. Hürmüz’de yaşanacak bir kesinti, sadece bölgesel değil küresel ekonomik istikrarsızlık anlamına gelir. Bu nedenle İran dosyası, güvenlik kadar enerji geçiş döneminin kontrolüyle de ilgilidir.
Aynı mantık Doğu Akdeniz’de de işlemektedir. Son yıllarda keşfedilen doğal gaz rezervleri, miktar olarak Rusya, İran veya Katar ölçeğinde olmasa da bölgesel ekonomiler için dönüştürücü potansiyele sahiptir. İsrail, Mısır ve Kıbrıs açıklarında bulunan sahalar; yalnızca enerji üretim projeleri değil, aynı zamanda yeni diplomatik ve askeri ittifakların katalizörü haline gelmiştir. Gaz keşiflerinin barış ve iş birliği yaratacağı beklentisi, yerini münhasır ekonomik bölge tartışmalarına, askeri tatbikatlara ve sertleşen söylemlere bırakmıştır. NATO gölü olarak bilinen Akdeniz, artık enerji jeopolitiğinin açık bir rekabet alanıdır.
Türkiye bu denklemin tam merkezindedir. Karadeniz’deki önemli gaz keşfi, Doğu Akdeniz’deki arama faaliyetleri, LNG tedarik çeşitliliği ve Azerbaycan ile artan iş birliği, Ankara’nın enerji bağımlılığını azaltma stratejisinin parçalarıdır. Ancak aynı zamanda Mavi Vatan konsepti çerçevesinde deniz yetki alanlarını koruma kararlılığı, Türkiye’yi bölgesel fay hatlarının kesişim noktasına yerleştirmiştir. İsrail, Güney Kıbrıs, Yunanistan, Mısır ve bazı Avrupa ülkelerinin oluşturduğu enerji eksenli iş birliklerinin güvenlik boyutuna evrilmesi, Türkiye’nin kuşatılmışlık algısını güçlendirmiştir. Bu durum, diplomasiyi caydırıcılıkla birlikte yürütme zorunluluğunu doğurmuştur.
Doğu Akdeniz’deki gaz miktarı küresel arzı tek başına değiştirecek büyüklükte olmayabilir; ancak Avrupa’nın enerji güvenliği ve arz çeşitliliği açısından stratejik önemdedir. Özellikle Rusya–Ukrayna savaşı sonrasında Avrupa’nın alternatif kaynak arayışı, Akdeniz gazını jeopolitik bir enstrümana dönüştürmüştür. Terminallerirı, LNG terminalleri, boru hattı projeleri ve bölgesel pazar entegrasyonu, artık sadece ekonomik değil, güvenlik meselesidir.
İran hattında olduğu gibi Doğu Akdeniz’de de temel mesele rezerv miktarından ziyade kontrol kapasitesidir. Enerji çağında güç; üretim hacmini artırıp azaltabilme, arzı yönlendirebilme, yaptırımlar yoluyla rakip üreticileri sistem dışına itebilme ve fiyat oluşumunu etkileyebilme kabiliyetiyle ölçülür. Bu nedenle Venezuela ve İran’daki gerilim ile Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti aynı stratejik zeminde buluşmaktadır: Fosil çağın son evresinde enerji düğüm noktalarını elinde tutma yarışı.
Ancak burada kritik bir uyarı yapmak gerekir. Enerji rekabeti asrileştikçe, bölge istikrarsızlaşmaktadır. Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir kriz küresel ekonomiyi sarsarken, Doğu Akdeniz’de artan askeri varlık da yeni kazalara ve yanlış hesaplamalara açık bir ortam yaratmaktadır. Enerji kaynaklarının barış getireceği beklentisi, kronik tarihsel ve siyasal sorunların bulunduğu bölgelerde tek başına yeterli olmamaktadır.
Türkiye açısından en akılcı yol; enerji egemenliğini savunurken, çok taraflı ve kapsayıcı bir iş birliği modelini savunmaktır. Münhasır ekonomik bölge anlaşmazlıklarının uluslararası hukuk çerçevesinde çözümü, enerji projelerinin tüm kıyı devletlerini kapsayan rasyonel bir çerçeveye oturtulması ve askeri gerilim yerine diplomatik müzakerenin öne çıkarılması, uzun vadede herkes için daha sürdürülebilir olacaktır. Enerji alanındaki reel çıkarların optimize edilmesi, hamaset ve nostalji üzerinden değil; bilimsel yönetim anlayışı ve rasyonel dış politika ile mümkündür.
İran’dan Doğu Akdeniz’e uzanan bu geniş jeopolitik hat bize şunu göstermektedir: Dünya, fosil çağın son perdesini yaşamaktadır ve bu perde kapanmadan önce aktörler konumlarını sağlamlaştırmaya çalışmaktadır. Ancak enerji üzerinden yürütülen sert güç politikaları, kısa vadeli avantajlar sağlasa da uzun vadeli istikrarı zedeleyebilir. Gerçek güç, yalnızca kaynağı kontrol etmek değil; onu barış ve iş birliği zemininde değerlendirebilmektir.
Büyük Önderimizin “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi, enerji jeopolitiğinin bu sert döneminde romantik bir söylem değil; rasyonel bir stratejik pusuladır. Çünkü kalıcı refah, enerji üzerinden yürütülen hesaplaşmalarla değil; kaynakların hakkaniyetli paylaşımı, uluslararası hukuka saygı ve akılcı iş birliğiyle mümkündür. Fosil çağın kapanış sürecinde kazanan, yalnızca rezervi elinde tutan değil; enerjiyi çatışmanın değil istikrarın temeli haline getirebilen aktör olacaktır.