Prof. Dr. ALİ KAHRİMAN - İstanbul Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi
Davos’ta masaya gelen çıplak gerçek şudur: Küresel sistem “herkes kazanır” dönemini kapatıyor; “kim daha hazırlıklıysa o kazanır” dönemini açıyor.
Davos’ta konuşulanları yalnızca “küresel gündem” diye okumak eksik kalır; çünkü Davos çoğu zaman dünyanın nereye gittiğini değil, dünyanın nasıl yönetilmek istendiğini fısıldar. Son yıllarda bu fısıltı giderek daha net duyuluyor: enerji güvenliği, tedarik zincirleri, kritik mineraller, yeni sanayi politikaları, korumacılık dalgaları ve jeopolitik gerilimler... Bütün bu başlıkların üstünde ise tek bir kelime dolaşıyor: Kontrol.
Bugün dünya, “enerji ve kaynak” meselesini bir ekonomi alt başlığı olmaktan çıkarıp devletlerin varlık-yokluk meselesine dönüştürdü. Artık bir ülkenin geleceği yalnızca bütçe disiplinine, faiz kararlarına ya da kur politikasına bağlı değil; aynı zamanda hangi kaynağa erişebildiğine, o kaynağı hangi teknolojiyle işleyebildiğine ve nihayet o kaynağı hangi sanayi hamlesine dönüştürebildiğine bağlı.
Enerji artık sadece yakıt değil, teknolojinin hammaddesi
Davos’ta masaya gelen çıplak gerçek şudur: Küresel sistem “herkes kazanır” dönemini kapatıyor; “kim daha hazırlıklıysa o kazanır” dönemini açıyor. Bu yeni dönemde enerji yalnızca yakıt değildir; aynı zamanda stratejidir, güçtür, pazarlıktır ve kimi zaman baskıdır. Enerji denince hâlâ sadece petrol ve doğal gazı konuşuyorsak, çağın gerisinde kalıyoruz demektir; çünkü artık asıl mesele yakıtın kendisi kadar, yakıtı yöneten teknolojinin hammaddesidir.
Lityum, nikel, kobalt, nadir toprak elementleri, grafit ve bakır gibi mineraller bugün yalnızca maden başlığı değildir; otomobilden savunma sanayiine, bataryadan rüzgâr türbinine, güneş panelinden yüksek teknoloji elektroniğine kadar her alanda geleceğin omurgasıdır. Bu yüzden dünya kavgası artık yalnızca petrol kuyularının etrafında büyümüyor; maden yataklarının, lojistik koridorların ve tedarik zincirlerinin çevresinde sertleşiyor.
Trump’ın sert üslubu ve Davos’un soğuk dili
Trump’ın Davos benzeri platformlarda verdiği mesajlar, Venezuela’dan Grönland’a uzanan çıkışları, İran ve Suriye ekseninde yükselen gerginlik dili, çoğu zaman gündelik siyasetin gürültüsü içinde “söz düellosu” gibi algılanıyor. Oysa bu dili yalnızca kişisel üslup, propaganda ya da iç politika hamlesi diye okumak eksik olur; çünkü bu sert söylemin arka planında net bir strateji vardır: kaynağı kontrol etmek, tedariki güvenceye almak, rakibi dışarıda bırakmak ve maliyeti başkasına ödetmek.
Venezuela’da petrolün varlığı kadar, petrolün kimin elinde olduğu, hangi şirketlerin üretim–işleme zincirini yönettiği ve hangi pazarlara hangi koşullarla akacağı belirleyicidir; çünkü enerji, sadece gelir kapısı değil, jeopolitik bir kaldıraçtır. Grönland tartışması, bugünden bakınca “uzak bir harita notu” gibi görünse de, Kuzey Kutbu hattının iklim değişikliğiyle yeni deniz yolları ve yeni ekonomik güzergâhlar üretmesi yüzünden geleceğin rekabet alanıdır. İran ve Suriye hattında ise enerji koridorları, boru hatları, liman erişimi ve bölgesel nüfuz alanları konuşulmadan tablo tamamlanamaz; Orta Doğu, petrol ve gazın sadece çıkarıldığı değil, taşındığı ve paylaşıldığı bir satranç tahtasıdır.
Bu örneklerin ortak paydası, küresel güçlerin fosil çağın sonsuza dek sürmeyeceğini bilerek yeni enerji düzeninin kurallarını şimdiden yazmaya girişmesidir; bu kurallar yazılırken romantizm yoktur, çıkar vardır ve çıkarın dili çoğu zaman ahlâk değil strateji üzerinden konuşur.
Türkiye’nin asıl sınavı kaynak zenginliği değil, kaynak yönetimi
Tam da bu yüzden, Türkiye’nin önündeki temel soru “kaynak var mı yok mu” sorusu değildir; asıl soru “kaynağı nasıl yönetiyoruz” sorusudur. Türkiye maden potansiyeli olan bir ülkedir, stratejik konuma sahiptir, sanayi altyapısı ve mühendislik birikimi vardır; fakat buna rağmen kalkınma tartışmalarımızın önemli bir kısmı günübirlik siyaset içinde eriyip gidiyor. Maden, orman, arsa, sanayi parseli, kıyı, imar planı ve enerji yatırımı gibi başlıklar, çoğu zaman teknik bir çerçevede ele alınmak yerine siyasi kavganın malzemesine dönüşüyor; bir tarafta “yatırım düşmanlığı” suçlaması, öbür tarafta “çevre düşmanlığı” ithamı uçuşuyor, bir yanda “hemen yapalım” aceleciliği öte yanda “tamamen yasaklayalım” kolaycılığı kendine alan buluyor. Oysa Türkiye’nin ihtiyacı, “ya maden ya çevre” gibi sığ ikilemler değil; madenin nasıl yapılacağı, çevrenin nasıl korunacağı, denetimin nasıl işleyeceği, halkın nasıl ikna edileceği ve en önemlisi katma değerin nasıl üretileceği gibi ölçülebilir ve denetlenebilir cevaplar üretmektir.
Rant büyürse üretim zayıflar
Eğer bir ülkede doğal kaynak yönetimi bir “kapı sistemi” haline gelirse, yani izin, ruhsat ve tahsis süreçleri kişiye göre değişir hale gelir; belirsizlik artar, şeffaflık azalır, denetim kâğıt üzerinde kalır ve kamu vicdanı yaralanır. Böyle bir düzende rant büyür, rant büyüdükçe üretim zayıflar, üretim zayıfladıkça ekonomi kırılganlaşır ve ekonomi kırılganlaştıkça siyaset daha fazla popülizme yaslanır; bu kısır döngüde kaybeden her zaman yurttaş olur. Çünkü yurttaşın talebi basittir: iş, aş, güven, huzur, sağlıklı çevre ve adalet. Bu talepler, günübirlik siyasi kazançlarla kalıcı biçimde karşılanamaz.
Rantı yalnızca “kötü niyet” üzerinden okumak da doğru değildir; rant çoğu zaman “kötü sistem”in ürettiği bir sonuçtur. İmar planları şehircilik aracı olmaktan çıkıp değer transferi aracına dönüştüğünde, orman alanları “ekosistemin sigortası” olmaktan çıkarılıp “arsa potansiyeli” gibi görüldüğünde, kamu arazileri şeffaf olmayan yöntemlerle el değiştirdiğinde ve izin süreçleri belirsizleştiğinde, rant kendiliğinden büyür. Bunun sonunda şehirler büyümez, şişer; altyapı yetişmez; deprem riski artar; yaşam kalitesi düşer; kalkınma üretimle değil transferle yürür ve toplumun adalet duygusu zedelenir. Adalet duygusu zedelenen toplumda refah kalıcı olmaz; çünkü refah yalnızca gelir değildir, aynı zamanda güven, öngörülebilirlik ve hakkaniyettir.
Gerçek çevrecilik sahada başlar
Türkiye’de çevreyi korumanın yolu madeni toptan yasaklamak değildir; kalkınmanın yolu da madeni kontrolsüzce yaymak değildir. Doğru yaklaşım, madenciliği bilimsel disiplin içinde yürütmek, çevreyi koruyan standartları sahada uygulamak ve denetimi gerçek kılmaktır. Gerçek çevrecilik, sloganlarda değil, sahada ölçülen değerlerde anlaşılır; toz kontrolü yapılmıyorsa, su yönetimi doğru değilse, gürültü ve titreşim izlenmiyorsa, rehabilitasyon planı işletilmiyorsa ve biyolojik izleme yoksa çevre korunmuş sayılmaz. Bu mekanizmalar varsa çevre korunur; yoksa zarar kaçınılmaz olur.
Kalkınmanın özü: Ham madde değil, katma değerli üretim
Gerçek kalkınma ham maddeyi çıkarıp satmak değildir; asıl kalkınma, cevheri zenginleştirmek, rafine etmek, ileri ürünlere dönüştürmek ve o madenin çevresinde sanayi kurmaktır. Ham madde satmak kısa vadeli döviz getirir ama uzun vadeli refah üretmez; uzun vadeli refah, teknolojinin ve üretim zincirinin içeride kurulmasıyla gelir. Küresel rekabetin kalbi tam da buradadır: güçlü olanlar, minerali çıkaranlar değil; minerali işleyip teknolojiye dönüştürenlerdir.
Siyaset üstü zorunluluk: Devlet aklıyla kalıcı mutabakat
Bu nedenle bazı konuların günlük siyasetin malzemesi yapılmaması gerekir. Deprem güvenliği nasıl siyaset üstü olmak zorundaysa, enerji güvenliği, kritik mineraller, maden politikası, orman varlığı ve şehircilik de siyaset üstü olmak zorundadır; çünkü bunlar yalnız bugünü değil, gelecek kuşakları belirler. Türkiye’nin ihtiyacı bir partinin programı değil, iktidar değişse de devam edecek bir devlet politikasıdır; kurumlar üzerinden işleyecek bir kalkınma mutabakatıdır. Bu mutabakat, kamusal mülkiyetin şeffaf ve ölçülebilir kurallarla yönetilmesini, çevre yönetiminin kâğıt üzerinde değil sahada izleme ve yaptırımla güçlendirilmesini, izin ve ruhsat süreçlerinin belirsizlikten arındırılmasını, ham madde ihracatı yerine işleme–rafine–ileri ürün zorunluluğunun esas alınmasını, yerel–merkezi yönetimde sorumlulukların netleşmesini ve imarın rantın değil yaşam kalitesinin ve afet güvenliğinin aracı olmasını hedeflemelidir. Bunlar bir siyasi tartışma başlığı değil; ülkenin varlık planıdır.
Son söz: Davos’un aynasında Türkiye’ye düşen
Davos’un aynasında görünen şey açıktır: Dünya kaynak kavgasına giriyor ve bu yarışın kazananı kaynakları “kısa vadeli gelir” olarak görenler değil, kaynakları “uzun vadeli üretim gücüne” çevirenler olacak. Türkiye’nin yapması gereken, doğal varlıklarını popülizme ve rant döngüsüne teslim etmek değil; mühendislik temelli çevre yönetimiyle, katma değerli sanayiyle, şeffaf kurumlarla ve siyaset üstü bir iradeyle geleceğini güvence altına almaktır. Çünkü kalkınma sadece büyüme değildir; kalkınma yurttaşın refahı, huzuru ve mutluluğudur. Yurttaşın mutluluğu ise günübirlik siyasi kazançların değil, uzun vadeli aklın eseridir.
Bugün en büyük ihtiyaç, rantın diliyle konuşmayı bırakıp üretimin diliyle düşünmek; siyasetin gürültüsünden çıkıp devlet aklıyla hareket etmek; bugünü kurtarmaya değil, yarını kurmaya talip olmaktır. Türkiye’nin geleceği madeninde, ormanında, toprağında, sanayisinde ve insan kaynağında saklıdır; mesele bu zenginliği nasıl yöneteceğimizdir. Ve bu yönetim, ancak anayasa ciddiyetinde, siyaset üstü bir iradeyle mümkün olacaktır.