Borsa İstanbul'daki son endeks değişiklikleri ister istemez başka bir soruyu gündeme getirdi: Dünyanın büyük borsaları bu işi nasıl yapıyor?
İlk bakışta cevap basit görünüyor. Dolaşımdaki hisselerinin toplam piyasa değeri ve işlem hacmi yüksek olan şirketler yukarı çıkıyor, diğerleri aşağı iniyor. Ancak işin içine dev endeks fonları girince tablo değişiyor. Çünkü bir şirketin endekse girmesi ya da çıkması artık sadece sembolik bir karar değil. Bu fonlar endeks değişikliklerini birebir uyguluyor. Girene para akıyor, çıkandan para çıkıyor.
Dünyada ise uygulama biraz farklı. ABD’de S&P 500’de en az bunlar kadar önemli bir başka kriter de var. Endekse girmek için büyüklük yetmiyor; şirketin son çeyrekte ve son dört çeyrek toplamında kâr açıklaması gerekiyor. Yani geçici fiyat hareketi değil, sürdürülebilir performans aranıyor.
Almanya'nın DAX endeksinde likidite, kurumsal yönetim ve kamuyu aydınlatma yükümlülükleri öne çıkıyor. İngiltere'deki FTSE endekslerinde serbest dolaşımdaki pay oranı önemli bir kriter. Japonya'daki Nikkei 225 ise büyüklüğün yanında sektör dengesine de bakıyor. Teknoloji, sanayi, finans ve hizmetler arasında ekonomiyi yansıtan bir dağılım gözetiliyor.
Kanada ve Avustralya'da da likidite testleri oldukça sıkı. Çünkü büyük fonlar hisse almak istediğinde karşılarında gerçek bir piyasa görmek istiyor. Birkaç günlük yüksek hacim ya da sınırlı işlemlerle oluşan fiyat hareketleri yeterli kabul edilmiyor.
Aslında temel soru şu: Her yüksek hacim gerçek likiditeyi, her hızlı yükseliş gerçek değeri mi gösteriyor? Türkiye'de de zaman zaman bazı hisselerin fiyatı ve işlem hacmi şirketlerin ekonomik büyüklüğünün önüne geçebiliyor (!). İşte bu nedenle gelişmiş piyasalarda yalnızca formüllere değil, rakamların anlattığı hikâyeye de bakılıyor.
En dikkat çekici ortak nokta ise şu: Büyük borsalarda son sözü sadece matematik söylemiyor. Uzmanlardan oluşan endeks komiteleri, ortaya çıkan tablonun piyasayı gerçekten temsil edip etmediğini de değerlendiriyor.
Borsa İstanbul'un da objektif kriterleri var. Ancak dünya örnekleri gösteriyor ki güçlü endeksler sadece kurallarla değil, temsil kabiliyetiyle güven kazanıyor. Çünkü vitrine çıkan şirketler, aslında Borsa’nın yatırımcıya verdiği mesaj. Peki bu mesajı doğru mu veriyoruz?