Fatih, Yavuz, Kanuni ve Abdülhamid Han sondaj gemileri neden 2020 yılından bu yana Doğu Akdeniz’deki tartışmalı alanlara hiç gönderilmiyorlar da, meydan Amerikalılara kalıyor?
Türkiye dış politikası hareketli bir hafta geçirdi; Daha hareketlileri ise kapıda.
AB’nin genişlemeden sorumlu üyesi Marta Kos’un ziyareti önemliydi, ancak açıkçası bekleneni pek vermedi.
Kos, ne Gümrük Birliği’nin modernleştirilmesi ne de Türk vatandaşlarına vizesiz Avrupa hayallerinde herhangi bir açılım getirdi. Aksine, vizesiz Avrupa için Türkiye’nin yapması gerekenleri, ancak AK Parti hükümetlerinin sürekli ayak sürüdüğü hukukun üstünlüğü, demokrasi gibi konularda atılması gereken adımları hatırlattı.
Gümrük Birliği’nin genişletilmesi ise yine Kıbrıs meselesine takıldı; AB Dönem Başkanlığı’nı da yürüten Kıbrıslı Rumlar, Türk limanlarının Güney Kıbrıs bayraklı gemilere açılması konusunda ısrarlı. Türkiye’de de bu adımın atılabileceğini düşünenler yok değil.
Dışişleri Bakanlığı’nın yetiştirdiği sayılı AB uzmanlarından emekli Büyükelçi Selim Kuneralp Medyascope’da yayınlanan yazısında Türk limanlarının 1987 yılından bu yana Kıbrıs bayraklı gemilere, 1997 yılından bu yana da Türk limanlarına gelmeden önce Kıbrıs limanlarına uğrayan üçüncü ülke bayraklı gemilere kapandığını hatırlattı. “Kıbrıs Harekâtı 1974 yılında yapıldığına, KKTC de 1983 yılında ilan edildiğine göre limanların çok sonra kapatılmış olması Kıbrıs Cumhuriyeti’ni adanın meşru temsilcisi olarak tanımamamızla ilgisi yok. Öyle olsaydı, 1974 sonrası yıllarda tanıyorduk da 1987 yılında mı tanımamaya başladık sorusu akla gelecekti” ifadesini kullanan Kuneralp, Türkiye’nin limanlarını Rum gemilerine açıp, bunun “Rum Kesimi’ni tüm Kıbrıs’ın temsilcisi olarak tanımadığını” tekrarlayan bir tavırla konunun çözülebileceğini vurguladı.
Ankara, ülkedeki “terörsüz Türkiye” ve yargı eliyle CHP’ye yüklenme tartışmalarının yarattığı gündem kalabalığında, sessiz sedasız bu yöne yürüyebilir.
Yunanistan Başbakanı’nın
“deniz yetki alanları” çıkışı
Yunanistan Başbakanı Miçotakis, tam da böyle bir ortamda, bu hafta Türkiye’yi ziyaret edecek. Miçotakis’in gelmeden önce yaptığı, Yunanistan-Türkiye arasında “tek bir temel anlaşmazlık” bulunduğu, bunun da “Ege Denizi ve Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının sınırlandırılması olduğu” açıklaması önemli. Belli ki Yunan Başbakanı da Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları meselesinde son dönemdeki kritik gelişmelere atıf yapmakta.
Bu kritik gelişmelerde “başrol” ABD’ye ait; Trump yönetimi belli ki meseleyi kendi zaviyesinden, “kazan-kazan, ancak en çok Amerikalılar kazansın” mantığıyla çözmeye kararlı.
Amerikalı petrol şirketi Chevron’un önce Suriye’deki El Şara yönetimi ile, ardından da Türkiye’de TPAO ile petrol ve gaz arama-üretimi için mutabakat zaptı imzalaması manidar. Yunan Enerji ve Çevre Bakanı Papastavrou’ya göre Chevron Yunanistan’la da bu ay içinde benzer anlaşmalar imzalayacak. Bir başka Amerikan şirketi Exxon Mobil de 2025 yılı sonunda Yunanistan ile benzer anlaşmalar imzalamıştı.
Tabi akla hemen şu sorular geliyor:
Sahi ne oldu Türkiye’nin büyük paralar vererek aldığı petrol-doğalgaz arama gemilerine? Fatih, Yavuz, Kanuni ve Abdülhamid Han sondaj gemileri neden 2020 yılından bu yana Doğu Akdeniz’deki tartışmalı alanlara hiç gönderilmiyorlar da, meydan Amerikalılara kalıyor?
Görünen o ki, Doğu Akdeniz’de “yetki” Amerikalı petrol şirketlerine “devrediliyor”, sorun böylece “çözülüyor”.
