DEM Parti milletvekili ve İmralı Heyeti üyesi Pervin Buldan, Meclis’teki çerçeve yasa oylamasından sonra katıldığı bir basın toplantısında şu sözleri söylemişti:
“… Ben Yeni Parti’nin son yasaya oy verme sürecindeki tutumunu eleştiriyorum. Bu mesele sadece Kürtlerin, DEM Parti’nin bir meselesi olmaktan çıktı artık. Bu mesele bir Türkiye meselesi. Türkiye meselesine 86 milyonun dâhil olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü hepimizi yakından ilgilendiren bir konu. Dolayısıyla partilerin kendi çıkarları, kendi gelecekleri, bir oy hesabı üzerinden bu sürece böyle yaklaşmalarının sakıncalı olduğunu düşünüyorum.”
Sadece Buldan değil, diğer aktörler tarafından da Yeni Parti’nin ve CHP’nin süreçte etkin bir şekilde yer alması âdeta bir zorunluluk olarak görülüyor. Buradaki asıl konu, Yeni Partili, CHP’li siyasetçiler değil… Bu partilerin arkasında konumlanmış, kendilerini Atatürkçü, cumhuriyetçi, seküler gibi sıfatlarla tanımlayan ve “süreç”in Türkiye’yi böleceğini, cumhuriyetin yıkılacağını düşünen, hadi daha masumane ifade edelim: “Buradan hayırlı bir iş çıkmaz” diye düşünen kitlelerin rızası…
Ne ki CHP ve Yeni Parti ne Zafer Partisi, İYİ Parti gibi açıktan reddiyeci bir tavır alabiliyor ne açıktan sürece etkin bir katılım sağlıyor.
Kuşkusuz önümüzdeki seçimleri düşünerek oy hesabı yapıyor olabilirler ama, mesele bu kadar basit, bu kadar sığ ele alınırsa, temsil ettiklerini düşündükleri o süreci şu ya da bu nedenle içlerine sindiremeyen o kitleler, hem kendileri için sorun olur hem de (aynı zamanda) bölgedeki büyük hesapların aktörlerinin manipüle edeceği unsurlar hâline dönüşür. Ki bu da döner yine bu iki partinin başını ağrıtır.
Günlerdir bu iki partiden dişe dokunur açıklamalar, değerlendirmeler ve öneriler bekliyoruz. Ama sanırım “en çok Kürt Raporu hazırlamış” olmakla övünenlerin derdi milletvekillerinin, belediye başkanlarının transferleriyle sınırlı…
Halbuki ortalarda “Bugün İsrail’in varlığını sürdürebilmesi için Orta Doğu’da bir Kürdistan’a ihtiyaç var ve ikinci bir İsrail’e ihtiyacı var.
PKK bunu kabul etmedi. Öcalan bunu reddetti. Bu sürecin gelişmesinin bir nedeni de buydu işte.” gibi değerlendirmeler dolaşıyor.
Ve gerçekte Türkiye yer yer 30 kilometre, yer yer daha fazla derinlikte yaklaşık bin 200 kilometre uzunluğunda bir alanda Suriye ve Irak'a yerleşti. 130'u aşkın askerî nokta kurdu.
2025'ten sonra Suriye'de Rojava sönümlendirildi, muhtemelen SDG/YPG de yakında lağvedilecek.
Irak'ta ise karmaşık ama etkili bir operasyon sürüyor. Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Partisi’nin Kerkük'e Türkmen vali atamasıyla hızlanan ve anlaşıldığı kadarıyla ABD-Türkiye mutabakatı ile yürüyen bir çalışma var. Medyaya yansıyan İmralı tutanaklarındaki KDP ve Barzani değerlendirmelerine dikkat etmek gerekir. Bu arada Irak Federal Mahkemesi, özellikle 2023 ve 2024 yıllarında aldığı bir dizi yapısal kararla IKBY'nin anayasal statüsünün sınırlarını sert bir biçimde çizdi.
Toparlarsak…
Bu yazdıklarım size spekülasyon gibi gelebilir. Hatta tamamen öyle olabilir. Bu yazdıklarım gerçekleşebilir, gerçekleşmeyebilir.
Sorun bu değil. (Geçen yazımda da söyledim, tekrarlayayım.) Sorun, rejimi kuran ve onun bekçisi olduğunu iddia eden yapıların, yani CHP ve Yeni Parti’nin, günlük siyasi tartışmaların dışına çıkamamasında. Tıpkı çerçeve yasa oylamasındaki evet ve hayırların gösterdiği gibi, kafaları mı karışık, yoksa “adam sendecilik” mi yapıyorlar? Yoksa çoktan yeni bir rejimi kabullendiler mi?