Ne Avrupa’da ne de uluslararası alanda kimse iç siyaseti önceleyen ABD’nin “nereye evrilebileceğini” pek göremiyor. “Batı cephesi”nin önündeki en büyük engel de Amerikan siyasetinin “öngörülemezliği” aslında.
ABD’de Donald Trump’ın her iki Başkanlık dönemi de Batı cephesi açısından sancılı oldu. Trump’ın Ukrayna meselesinde Avrupalı müttefiklerini hiçe sayıp Rusya Lideri Putin ile masaya oturması, Avrupa’nın parçası olan Grönland’da hak iddia etmesi, Avrupalı NATO müttefiklerini savunma harcamalarını artırmaları konusunda diplomatik üslubu aşan sözlerle sıkıştırması arka arkaya geldi.
Ta ki bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’na kadar.
Trump’ın Dışişleri Bakanı Marco Rubio bu yılki konferansta Avrupalı müttefikleri kıyasıya eleştirmek ve dışlamak yerine, yeni bir işbirliği kapısını açtı Münih’te yaptığı konuşmada.
RUBIO’DAN “GÜÇLÜ AVRUPA” MESAJI
Rubio’nun konuşmasında ABD’nin köklerini Avrupa’dan aldığını açıklaması, Amerikan ve Avrupa halklarını “tek bir medeniyetin parçası” olarak adlandırması önemliydi. Amerikan Dışişleri Bakanı aynen şöyle dedi:
“Biz tek bir medeniyetin parçasıyız: Batı medeniyeti. Bizi birbirimize bağlayan, ulusların paylaşabileceği en derin bağlardır; yüzyıllar boyunca paylaşılan tarih, Hristiyan inancı, kültür, miras, dil, soy ve ortak medeniyet için atalarımızın birlikte yaptığı fedakârlıklarla şekillenmiş bağlar. Ve zaman zaman anlaşmazlığa düşsek bile, bu anlaşmazlıklar yalnızca ekonomik ya da askeri olarak değil; kültürel ve manevi olarak da bağlı olduğumuz bir Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanmaktadır. Avrupa’nın güçlü olmasını istiyoruz. Avrupa’nın ve Batı’nın hayatta kalması gerektiğine inanıyoruz.”
ADI ANILMAYAN RAKİP: ÇİN
Rubio’nun konuşmasında “küresel sisteme” de çokça eleştiri vardı. Küresel tedarik zincirine dayanılmasının ülkelerin sanayilerini yok ettiğini vurgulayan ABD Dışişleri Bakanı, geleceğin sınırları belli ülkelerin kurdukları, sınırları belli ittifakların zamanı olacağına dikkat çekti.
Hiç bahsetmese de, Rubio’nun konuşmasında “görünmeyen düşmanın”, mevcut küresel ekonomik sistemin dinamiklerinden faydalanan Çin’in ekonomik ve askeri yükselişi olduğu açıktı. Amerikalı Bakan Avrupalı müttefiklerine yükselen yeni tehlikelere karşı “birlikte mücadele” etme çağrısı yaptı ve ekledi:
“Bunu tek başımıza yapmaya hazırız, ancak tercihimiz ve umudumuz, bunu Avrupa’daki dostlarımızla birlikte yapmaktır...”
Rubio’nun dile getirmediği “küresel rakibi” ise, Almanya Başbakanı Friedrich Merz, yine Münih’te, aynı platformda yaptığı konuşmada açık etti. Almanya Başbakanı, Çin’in küresel liderlik peşinde olduğunu ve yakında ABD ile askeri olarak boy ölçüşebilecek seviyeye gelebileceğini vurguladı.
AVRUPA DA MESAJI ALMIŞ GÖRÜNÜYOR
ABD Başkanı Trump ve Yardımcısı Vance’ın -en hafif deyimiyle- egzantrik çıkışları, tehditleri ve Avrupa’yı küçümser tavırları ile Dışişleri Bakanı Rubio’nun ise daha diplomatik dille verdiği mesaj açık.
Uluslararası politika artık alışılageldik şekilde olmayacak. Avrupa’nın hem ekonomik, hem de savunma alanında kendi ayakları üzerinde durması gerekiyor.
AB’de yükselen, hem “ortak Avrupa savunması” /SAFE konsepti, hem de “Made in Europe” yaklaşımı da, Avrupa’nın Washington’dan gelen mesajı aldığını gösteriyor.
Avrupa Birliği’nin Belçika’da geçen hafta gerçekleştirdiği gayrıresmi zirve toplantısında ana gündem Avrupa pazarının “nasıl korunacağı” oldu. Ortak borçlanma konseptinden, AB içindeki kamu ihalelerinde Avrupa üretimi mallara öncelik verilmesini öngören “Buy European” yaklaşımına kadar masaya yatırılan her konu, Avrupa pazarının daha da derinleştirilmesini öngörüyordu.
Belçika’daki gayriresmi toplantının sonuçlarını açıklayan AB Komisyon Başkanı Ursula Von Der Leyen ve AB Konsey Başkanı Antonio Costa’nın açıklamaları durumu özetler nitelikte: “Tek Avrupa, tek pazar” sloganıyla açıklanan kararların, 2027 yılı sonuna kadar gerçekleştirilmesi gibi oldukça hırslı bir takvim de oybirliği ile kabul edildi aynı toplantıda.
Von der Leyen ve Costa, AB’nin “tek pazar” yürüyüşünün şu ana başlıklarda toplandığını da açıkladılar.
- “Avrupa A.Ş.” - AB’yi oluşturan 27 ülkenin şirketleşme konusundaki farklı kural ve uygulamaları tekleştirilecek; “28’inci rejim” adı altında kurulacak yeni sistemde, AB içinde şirketleşmek isteyenler sadece 48 saat içinde internet üzerinden şirketlerini kurabilecekler ve bu şirket tüm AB üyesi ülkelerde faaliyet gösterebilecek.
- “Tek enerji pazarı”- AB üyesi ülkelerin enerji politikalarındaki farklı yaklaşımlar ortadan kaldırılacak
- Dijital dönüşüm; AB’nin sanayi altyapısı üretken yapay zeka odaklı dönüştürülecek. Bu çerçevede telekom altyapısının da tekleştirilmesine yönelik adımlar atılacak. Avrupa’daki her bir şirketin, tüm AB’de geçerli tek bir “dijital kimliği” olacak. AB ülkelerindeki bireysel yapay zeka fabrikaları, daha geniş katılımlı “dev yapay zeka fabrikalarına” dönüştürülecek.
- “Tek ticaret politikası” - AB’nin yakın zamanda Mercosur, Endonezya, Hindistan ve İsviçre ile imzaladığı serbest ticaret anlaşmaları üye ülkeler tarafından en kısa sürede hayata geçirilecek. AB, ASEAN, Körfez ülkeleri ve Avustralya ile de benzer anlaşmalar imzalamak için çaba harcayacak. Böylece AB’nin küresel anlamda ticaret gücü arttırılacak.
Tam da Rubio’nun açıkladığı formül bu; dış sınırları belli ve korunaklı ticari yapılar.
‘BATI CEPHESİ’ SADECE ABD VE AVRUPA İLE SINIRLI DEĞİL
“Batı cephesi” sadece ABD ve Avrupa Birliği ile sınırlı değil elbette. ABD’de Trump yönetiminin stratejik belgesine göre tüm Amerika kıtası, Uzak Asya’da Japonya, güney yarımkürede Avustralya ve Yeni Zelanda, Brexit’le AB dışında kalmış da olsa İngiltere, Avrupa kıtasında AB üyesi olmayan Norveç ve İsviçre gibi ülkeler de kurulmakta olan bu “yeni düzenin” içinde.
Japonya’nın ilk kadın Başbakanı Sanae Takaichi’nin Çin’e karşı kurduğu milliyetçi söylemle son genel seçimde parlamentoda ciddi bir çoğunluk kazanması “plana uygun”; Bir dönem “serbest ticaretin dünya çapında şampiyonlarından” olan Japonya’nın, yeni milliyetçi söylem ışığında özellikle Çin’e karşı duvarlar örmesi kaçınılmaz duruyor.
Venezuela’da Amerikan askerlerinin Devlet Başkanı Maduro’yu “derdest” edip, yerine yardımcısı Delcy’yi getirmeleri, Venezuela’nın bu yeni yöneticisinin de ilk fırsatta -Maduro’nun devrilmesinden sadece birkaç hafta sonra- ABD Enerji Bakanı’nı Karakas’ta ağırlaması da anlamlı.
RUBIO’NUN ŞEYBANİ VE ABDİ İLE FOTOĞRAF VERMESİ
Ortadoğu’da da ABD eksenli bir yapı oluşturulmakta; Suriye’de kurulan ABD’ye meyyal yeni rejimin en somut fotoğrafı Münih Güvenlik Konferansı’nda ortaya çıktı. ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun karşısına Şam’ı kontrol eden HTŞ’nin Dışişleri Bakanı Şeybani ile PKK’nın Suriye kolu SDG/YPG başı Mazlum Abdi’yi birlikte oturttuğu fotoğraf her şeyi anlatıyordu. Nitekim ABD’nin Suriye özel temsilcisi Barrack da fotoğrafı “Bir fotoğraf bin kelimeye bedeldir, yeni bir başlangıç” notuyla paylaştı.
Barrack’ın sözünü ettiği “başlangıç”, yeni Suriye’nin İsrail’le barışması, İsrail’e Golan Tepelerini bırakması, ABD-İsrail ikilisi Ortadoğu’ya “nizam verirken” destek çıkması olarak özetlenebilir. ABD’nin hedefinde sırada İran olduğu açık. Bu açıdan, Molla rejimine karşı mücadelede Suriye’nin ve Irak’ın da “Batı cephesi” safında durması yaşamsal öneme sahip. Önümüzdeki haftalarda Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki tüm gelişmelerin bu çerçevede gelişeceğini öngörmek yanlış olmaz.
Buna Suudi Arabistan’daki değişimi de eklemek gerek elbette; Veliaht Prensin ülkeyi dışa - daha çok Batı medeniyetine- açan adımlarından sonra, ilk kez Şii kökenden gelen birinin, Fahd Al Saif’i Yatırım Bakanı olarak atanması bir dönüm noktası niteliğinde.
TÜRKİYE’NİN DURUMU
AK Parti hükümetlerinin yönetimindeki Türkiye’nin de bu dönüşen “Batı cephesinde” yer almakta olduğunun işaretleri de çok net. Cumhur İttifakı’nın ortaya attığı, PKK elebaşı Öcalan üzerinden yürütülen “terörsüz Türkiye” sürecini bu açıdan okumak gerek.
Ancak Türkiye Batı Cephesi’ndeki yerini Avrupa Birliği ile eşgüdüm halinde mi alacak, yoksa “değerli yalnızlık” içinde mi hareket edecek sorusu hala belirsiz. Türkiye açısından bir başka sıkıntı ise, AK Parti hükümetlerinin izlediği dış politikanın sürekli, üstelik kimi zaman taban tabana zıt şekilde değişiyor olması. “Öngörülmezlik” Türkiye imajındaki en büyük yara bu karmaşık uluslararası ortamda.
Nitekim AB Komisyonu Başkanı Von Der Leyen Münih’te Avrupa’nın yeni savunma stratejisini oluştururken işbirliği yapacağı ülkeleri sayarken, Türkiye’nin adını anmaması dikkat çekici. Yine AB’nden Ankara’nın ısrarla üzerinde durduğu Türk vatandaşlarına vize muafiyeti ya da Gümrük Birliği modernleştirilmesi konusunda yeşil ışık gelmiyor olması da manidar.
ABD’YE GÜVENİLİR Mİ?
“Dönüşen Batı cephesi” içinde en büyük kırılganlık ise, ABD’ye ne kadar güvenilebileceği üzerinde kilitlenmiş durumda.
Türkiye’de sosyal medyada popüler tartışma gündemi “Erdoğan sonrası Türk siyaseti” iken, uluslararası düzeyde bu tartışma “Trump sonrası” üzerinde yürüyor.
ABD Başkan Yardımcısı Vance, Trump sonrası için Cumhuriyetçilerin “olağan Başkan adayı” gibi görünse de, senatörlükten gelen Rubio’nun da adaylığı zorlama ihtimali yok değil. Nitekim Rubio’nun Münih Güvenlik Konferansı’ndaki, Avrupa’yı teskin edici ve kapsayıcı konuşmasını da buna bağlayanlar oldu.
Sorun şu ki, ne Avrupa’da ne de uluslararası alanda kimse iç siyaseti önceleyen ABD’nin “nereye evrilebileceğini” pek göremiyor. “Batı Cephesi”nin önündeki en büyük engel de Amerikan siyasetinin “öngörülemezliği” aslında.
