Türkiye’nin Avrupa savunmasına, tedarik zincirlerine ve bölgesel güvenliğe katkısı, AB ile ilişkilerde elini güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor. Ancak Avrupa’nın Türkiye’ye ne ölçüde ihtiyaç duyduğu kadar, Türkiye’nin Avrupa’ya bağımlılığı ve AB’nin alternatiflerini değerlendirme kapasitesi de önemli. “Türkiye’siz Avrupa yapamaz” yaklaşımının gerçekçi bir strateji için yeterli olmayabilir.
Bu günlerde tüm Avrupa ülkeleri Çin’in meydan okumasını nasıl karşılayabiliriz diye derin derin düşünüyorlar. Çin’in yükselişi beklenenden çok daha hızlı oldu. Üstelik çok üretiyor, üretiminin büyük bölümünü ise tüketmiyor, ihraç ediyor. Çin’in bu politikasına en sistemli cevabı vermek isteyen Amerika Birleşik Devletleri oldu fakat bir yandan kendi ekonomisinin Çin’e ihracata bir ölçüde bağımlı olduğunu diğer yandan Çin mallarını yasaklamanın ülkedeki fiyatlar genel seviyesini çok yükselteceğini görünce, sert gümrükleme siyasetinden geri adım atmak zorunda kaldı. Eskiden sanayileşmiş tüm ülkeler eğer gerekli önlemleri zamanında almadıkları takdirde sinai güçlerini yitireceklerinden, Çin’in sanayi gücü karşısında yenik düşeceklerinden eminler. Siyasi liderler bir şey yapmazlarsa Çin karşında yenik düşeceklerini sanıyorlarsa, mutlaka bir şeyler yapacaklarından emin olabilirsiniz. Nitekim AB üyesi ülkelerin şu anda karşılaştıkları meydan okumaya verdikleri cevap “Made in Europe” ya da “Avrupa’da İmal Edilmiştir” formülü olarak karşımıza çıkıyor. Bu formüle göre, ancak yüzde yetmişi veya daha fazlası Avrupa ülkeleri veya liste ülkelerinde imal edilen mallar AB’de kamu ihalelerine girebilecekler. Dikkatinizden kaçmamıştır, liste ülkeleri diye bir ifade kullandım. Anlaşıldığına göre İngiltere, Norveç ve İzlanda gibi ülkelerde üretilen mallar da, bu ülkeler Avrupa Birliği’ne üye olmasalar dahi “Made in Europe” kategorisi içinde yer alacak.
Türkiye listedeki ülkeleri arasında yer almıyor. Buna şaşmamak lazım. AB üyesi bazı ülkeler Türkiye’yi her bakımdan bu birlikten uzak tutmak istiyorlar. Bunların başında da Fransa geliyor. Türkiye’nin önemli katkılar sağladığı, vazgeçilmez bir tedarikçi olduğu otomotiv alanındaki bazı Avrupa şirketleri, ülkemizin dışlanmasının büyük fiyat artışlarına yol açacağı gerekçesiyle AB uygulamasına karşı çıkıyorlar ama galiba dertlerine kimse kulak vermiyor. Daha önceleri Fransızların önerdiği “Made in Europe” fikrine karşı çıkan Almanya itirazlarını geri çekince, çözüme temel itiraz da ortadan kalkmış oluyor. Çoğu gözlemciye göre, Fransa ve Almanya anlaşırsa, diğer üyeler onları takip edeceklerdir. Üstelik Türkiye’yi sahiplenen, ülkemiz “Made in Europe” sistemine dahil edilmezse şu veya bu şekilde veto hakkını kullanacağını ifade eden herhangi bir ülke de bulunmuyor. Otomotiv dünyasının önde gelen Türk önderlerinden biri Çin’i durduracağız derken Türkiye’yi de dışlamanın Avrupa için ciddi bir sorun yaratacağını ileri sürmüşse de, sözünü ettiği tehlikenin fiyatların yükselmesi olduğu anlaşılmaktadır. Her şeyin fiyatının yükselmesinin tabii karşılandığı bir ortamda, otomobil fiyatlarının artmasının doğuracağı tepki Türk centilmenin tahmin ettiği kadar güçlü olmayabilir.
AB kararlarına karşı Türkiye’nin verdiği tepki sanıyorum biraz da ülkemizin özgüven abartısını yansıtıyor. Bu özgüven Türkiye’nin AB için çok önemli olduğu, ülkemizle işbirliği yapmaktan kaçınmasının AB için kabul edilemez maliyetler doğuracağı kanaatinden kaynaklanıyor. İşbirliğinden kaçınmanın Avrupa’ya çok pahalıya patlayacağını en yetkili ağızlardan dinlemiş durumdayız. Doğrudur, Avrupa savunmasına Türkiye’nin katkı vermesinin Kıta’nın savunmasını güçlendireceği konusunda tereddüt yok. Türkiye bir yandan Karadeniz’den Ege yoluyla Akdeniz’e geçiş yollarını denetlerken, diğer yandan Doğu ve Güney’den AB’ye göç etmek isteyenlere karşı da tabii bir engel oluşturuyor. Savaş tecrübesine sahip ve her an alana sevk edilebilecek nitelikte büyük bir askeri güce sahip olduğu da biliniyor. Bunu yanında hızla gelişen bir savunma sanayiine de sahip olduğu tüm dünyada anlaşılmaya başlandı. Örneğin, pilot yetiştirmek için İspanyollar Hürkuş uçağı ısmarladılar. Ukrayna savunmasında Bayraktar İHA’lar o kadar önemli rol oynadı ki, Ukraynalılar bunun şerefine popüler bir şarkı dahi bestelediler. Tüm radyolarda çalındı, biz de iftihar ettik. Bu tür askeri meziyetleri bir yana, neredeyse 90 milyon nüfusuyla ülkemiz aynı zamanda büyük bir pazar. Bu açıdan bakıldığında AB üyesi ülkelerinin hepsinin Türkiye ile iyi geçinmeleri gerektiğini düşünmemek için bir sebep yok.
Ancak, tartışmamızı daha ileriye götürmeden sormamız gereken bazı sorular var. Mesela, AB’nin Türkiye’ye duyduğu ihtiyaç tek taraflı mıdır, yoksa bu ilişkiden ülkemizin de kazandığı şeyler var mıdır? Örneğin, bir görüşe göre, Türkiye’nin AB ile iyi ilişkiler içinde olması, Avrupa savunmasının bir parçası olarak görülmesi, Rusya’yı dengelemektedir. Böyle bir dengeleme olmaması halinde, Rusya Türkiye’yi daha zayıf bir aktör olarak görecek, bir yandan sıcak denizlere diğer yandan Orta Doğu’ya inmek için ülkemizle çatışmaktan çekinmeyecektir. Tabii, buna bağlı olarak, Türkiye ile askeri bakımdan yakın ilişkisi olmayan Avrupa’nın ne gibi kayıplara uğrayabileceğini, askeri bakımdan ne oranda zayıflayacağını da değerlendirmek gerekmektedir. Avrupa’nın askeri bakımdan zayıflayacağını söyleyebilirsiniz ama sorumuz zayıflayacağı değil kendini ne oranda zayıflamış hissedeceğidir. Acaba bu oran kabul edilmezlik seviyesine ulaşacak mıdır? Bütün bu sorulara verilecek cevapların spekülasyon olacağını da bilmemiz gerekiyor. Mesela Rusya, Türkiye’nin kendi başına önemli bir güç olduğunu, gücünü Avrupa’ya borçlu olmadığını, dolayısıyla onunla rekabet etmek değil, anlaşmaya çalışmanın daha akıllıca bir yol olduğunu düşünebilir. Keza, AB ülkeleri Türkiye’nin savunmalarına yapacağı katkının sınırlı olduğunu, kendilerini Türkiye olmadan da yeterince savunabileceklerini düşünebilirler.
Bir ülkenin diğerleri açısından vazgeçilmez olduğunu düşünmesinden önce cevabını bilmesi gereken ama bilemediği çok sayıda soru vardır. Yanlış anlaşılmayı istemem. Kastım bir ülkenin önemli olup olmadığı değil, başkalarının bir ülkeyi belirli bir acil durumla karşılaşmaları halinde ne oranda önemsedikleridir. Aynı soruyu bir başka biçimde de sorabiliriz. Bir ülke kendisini daha güçlü kılan başka bir aktörün desteği olmasa bile, kendisini karşılaştığı bir acil durumu yenecek güçte hissetmekte midir? Tabii, bu denkleme bir de zaman unsurunu eklemek gerekiyor. Örneğin bir aktör eğer hazırlanmaya zaman tanınırsa, kendisini savunacak güçte olduğunu ama bir konuyla hemen baş etmesi gerekirse, başkalarının desteğine ihtiyaç duyduğunu düşünebilir. Bu ikinci durumda işi şansa bırakmak istemese de, ilk durumda kendisin, güçlendirecek zamana sahip olduğunu düşünmesi yeterlidir.
Türk siyasi liderlerinin Türkiyesiz bir AB düşünmekle hata ettiklerine ve çok yüksek maliyetlere katlanmak zorunda kalacaklarına ilişkin görüşleri haklı bulunabilir, belki de tamamen haklıdır. Ancak böyle bir değerlendirme, AB’nin ortak geleceğinde ülkemize yer vermesi için yeterli değildir. AB üyesi ülkeler bir ihtimal Türkiyesiz bir gelecek tasarlamanın önemli olduğunu, bunun içereceği risklere katlanmaya hazır olduklarına da karar verebilirler. Demem o ki, Türkiye’nin Avrupa bensiz iş göremez türünden bir duyguya kapılmamalıdır. Belki zor olur ama AB Türkiye’siz yapabilir.