Bazı sesler vardır; sustukları anda bile konuşmaya devam eder. Haldun Dormen ile 2012 yılında yaptığım söyleşi, 21 Ocak 2026 Çarşamba akşamı gelen veda haberiyle birlikte dönüp bakınca bunu bir kez daha hatırlatıyor. O gün ortaya çıkan metin bir veda değildi; çalışmaya, üretmeye, paylaşmaya adanmış bir hayatın yaşama kılavuzuydu.
Bugün o ses sustu belki ama cümleleri, Türk tiyatrosunun modernleşme sürecinde kurucu bir rol üstlenmiş bu hafıza figürünün mirasıyla birlikte, hâlâ en diri haliyle kalbimizde yankılanıyor.
Bu yankının ardında uzun bir yolculuk var; ortaokulu Galatasaray’da, liseyi Robert Koleji’nde bitirmiş. Amerika’daki Yale Üniversitesi’nin tiyatro bölümünden parlak başarıyla mezuniyet… Ardından New York, Hollywood ve Paris’te tiyatrolarda, film stüdyolarında çalışmış. Söyleşiye başladığımızda, bu uzun yolun kazandırdığı duruşu daha ilk cümlede koymuştu ortaya. Belki de çocukluğunda babasından duyduğu o cümlede filizlenmişti her şey: “İstediğin şeyi ol ama en iyisini ol, bana söz ver.” Ve şöyle demişti:
“Ben hep çalıştığım için hep iyi olacağım zannediyorum. Çalışmak bana iyi geliyor.”
Bu söz, bir alışkanlığın değil, bir inancın ifadesiydi. Ardından duraksamadan eklemişti:
“Çalışmaktan büyük, gerçekten büyük bir mutluluk duyuyorum. Yani yaşadığımı anlıyorum böylelikle.”
Onun için çalışmak, zamanı doldurmak değil; hayata tutunmanın yoluydu. “O kadar çok çalışıyorum ki yaşlanacak vaktim yok,” derken bir espri yapmıyordu. Yaş aldıkça hayattan çekilenlerden değildi. Tam tersine, 97 yaşında dahi sahnenin tozunu yutarak, yıllar geçtikçe sahneye, provaya, derse daha sıkı sarılıyordu.
“Allah bana uzun bir süre akıl, sağlık verirse eğer, çalışarak yaşayacağım.”
Bu cümle bugün, sanki çok önceden fısıldanmış bir vedanın notu gibi; tam da dilediği biçimde, üretimle örülmüş bir hayatın sessiz vasiyetiydi sanki. Söyleşide en çok aklımda kalan başlıklardan biri de temposuydu. İstanbul’la Diyarbakır arasında mekik dokuduğu günleri anlatırken ne yorgunluk vardı sesinde ne de şikâyet. “Ben hareketi seviyorum,” demişti; “haftanın birkaç günü sabah 7 uçağıyla gidiyor, gece temsillerde oynuyor, ertesi sabah yine 7 uçağıyla dönüp üç–dört gün prova yapıyordum.” Bir an durup gülümsemişti:
“Vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorum bir kere…”
Bu yoğunluk içinde, sahnede olan biteni anlatırken gösterdiği dürüstlük de dikkat çekiciydi. Başarıyı abartmadığı gibi, içine sinmeyeni de saklamıyordu. Tıpkı sahnede sufleyi kaldırıp selam mizansenini değiştirerek Türk tiyatrosuna getirdiği o ilk nefes gibi, her zaman en doğruyu, en sahiciyi arıyordu. 85 yaşındayken sahneye koyup canlandırdığı “Don Kişot”tan söz ederken tereddüt etmeden şunu söylemişti:
“Doğru dürüst hazırlanamadık… Onun için Don Kişot beni çok rahatsız etti. Aslında çok güzel bir rol ama çok kötü oynadım!”
Bir ustanın “iyi olmadım” diyebilme cesareti… İşte bu açıklık, Haldun Dormen’i Haldun Dormen yapan temel özelliklerden biriydi.
Söz arşivlere, afişlere, kaybolan belgelere geldiğinde hafif bir sitem seziliyordu:
“Birçok doküman elimde kalmıyor, veriyorum birilerine ve geri gelmiyor. Bol keseden herkese dağıtıyorum, insanlar da geri getirmiyorlar.”
Ama ardından özellikle altını çizdiği bir şey vardı:
“Afişleri kimseye vermedim.”
Amerika’dan Avrupa’ya kadar izlediği oyunların programlarını, kendi tiyatrosunun afişlerini bir bellek titizliğiyle saklıyordu. Hangi yıl, nerede, kiminle oynandığının tüm ayrıntılarını içeren bu arşiv, paylaşmayı seven ama belleğin ve tarihin kıymetini çok iyi bilen bir ustanın geleceğe bıraktığı canlı bir tanıklıktı.
Anı kitaplarına geldiğimizde, o yıllarda dördüncü kitabını yazmaya başlamıştı:
“Nerede Kalmıştık?”
Bu başlığın anlamını, tiyatroya özgü bir ritimle açmıştı:
“Birinci kitabım tiyatronun kapanışıyla bitiyor… İkincisi iki tiyatro arasını anlatıyor… Üçüncü kitap ikinci tiyatronun kapanışına kadar geliyor.”
Bir daha yazmak istemediğini de eklemişti; ama kalemi eline alınca durum değişiyordu:
“Ben biraz kalem arsızıyım; başlayınca yazıyorum.”
Dormen, otobiyografik serisi Sürç-ü Lisan Ettikse, Antrakt, İkinci Perde ve Nerede Kalmıştık? ile birlikte toplam beş kitap kaleme almış, ayrıca 12 oyun yazmıştı.
Hocalık söz konusu olduğunda sesi belirgin biçimde değişiyordu. Burası onun asıl alanıydı:
“Kendimi önce yönetmen olarak görüyorum, sonra hoca olarak. Aktörlük yapmasam çok rahatsız olmam. Ama hocalık yapmasam çok rahatsız olurum.”
Gençlerle bir arada olmayı anlatırken neredeyse çocuklaşıyordu:
“Gençlerle birlikte olmak, onların bir yerlere geldiğini görmek beni mutlu ediyor.”
Cemal Süreya’nın dediği gibi, “tiyatro deyince akla hemen Haldun Dormen gelir”di. Erol Günaydın’dan Altan Erbulak’a, Gülriz Sururi’den Metin Serezli’ye kadar onlarca çınarın yetişmesinde onun emeği vardı. Hayata dair temel cümlesini de burada kurmuştu. Olmak ya da Olmak kitabının adını açıklarken söylediği gibi:
“Benim için ‘olmak ya da olmamak’ yok. Olmak ya da olmak var.” Bu, yalnız tiyatroculara değil; hayata adım atan herkese söylenmiş sert ama sahici bir cümleydi.
O yıllarda tartışılan Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları üzerine konuşurken de aynı açıklıkla söz alıyordu:
“Devlet Tiyatroları’nı kapatmak korkunç olur. Bütün Anadolu’ya tiyatroyu yayan, sevdiren Devlet Tiyatroları’dır. Kapatamazsınız ama birtakım şeylerin yeniden ele alınması gerekiyor.”
Tarihe, kuruma ve emeğe yaslanan bir duruştu bu…
Bu satırları yazarken 2006 yılı ister istemez geliyor aklıma. Düzenlediğim “Ustalara Saygı” gecelerinin hiç unutamadığım birisini Haldun Dormen için gerçekleştirmiştim. Tiyatro dünyasının ustaları bir araya gelmişti. Halit Kıvanç ve Göksel Kortay’ın sunduğu gecede Selçuk Yöntem, Erol Günaydın ve Metin Serezli sahnedeydi. Yine gençler ön plandaydı; öğrencilerinin seslendirdikleri, yorumladıkları onu gerçekten duygulandırmıştı.
Yıllar sonra, 2012’deki söyleşinin sonunda bana şunu söylemişti:
“Yaşarken insanlara değer veriyorsunuz, bu çok önemli. Bir sanatçı olarak size bunun için çok teşekkür ederim.”
Bugün bu cümlelerin ağırlığı daha da artıyor. Haldun Dormen, tam da dilediği gibi, çalışarak yaşadı. Ve yine son nefesine kadar o üretken zarafetini koruyarak, sahneye son çıkışını da yine çalışırken, kendi adını taşıyan ödülü Demet Evgar’a sunarken yaparak gitti.
Geriye; sahnelerde dolaşan bir disiplin, sınıflarda yankılanan bir ses, defter aralarında kalmış binlerce not ve hiç sönmeyecek bir ışık kaldı. Shakespeare’in o meşhur ikilemine inat, o her zaman “olmayı” seçti ve hep var olacak.
Perde kapanmadı. Sadece büyük bir usta, alkışlar eşliğinde sonsuz bir antrakt verdi. Ama sahne hâlâ sıcak; kuliste yarım bırakılmış bir cümle, prova defterine düşülmüş bir not, bir öğrencinin sesinde yankılanan o tanıdık ritimle Haldun Dormen, çalışmanın kendisi kadar hayata da inanarak, bir yerlerde oyunu sürdürmeye devam ediyor.
