MERVE YİĞİTCAN
İran ile ABD/İsrail arasında patlak veren savaş nedeniyle küresel piyasalarda artan enerji fiyatları, lojistikten sanayiye, gübreden gıdaya kadar tüm değer zincirini doğrudan etkilerken, son gelişmeler Türkiye için ‘biyoekonomi’ modelinin stratejik bir zorunluluk haline geldiğini ortaya koydu. İleri biyoteknoloji ve endüstriyel biyoçözümler alanında faaliyet gösteren Danimarkalı Novonesis’in Ülke Müdürü Pınar Tunçkol, EKONOMİ'ye yaptığı açıklamalarda, Türkiye'nin enerji arz güvenliğinde sağladığı başarıyı, yerli biyolojik kaynaklarla bir üst seviyeye taşıması gerektiğini vurguladı.
Türkiye'nin son yıllarda esnek sözleşmeler ve kaynak çeşitliliği ile enerji güvenliğinde güçlü bir zırh oluşturduğunu ifade eden Tunçkol, mevcut tablonun sürdürülebilir bir ekonomik istikrar için yeni araçlarla desteklenmesi gerektiğini belirtti. Türkiye’nin zor bir küresel konjonktürde doğru refleksler gösterdiğini dile getiren Tunçkol, " Ancak enerji piyasalarındaki dalgalanmalar artık istisnai değil, kalıcı bir özellik. Dolayısıyla mesele bugün artık yalnızca arz güvenliği değil; bu dış bağımlılığın makroekonomik etkilerini, yani enflasyon, cari denge ve büyüme üzerindeki baskısını ne ölçüde azaltabildiğimizdir. Bugüne kadar uygulanan politikalar kısa vadeli dalgalanmaları dengeledi, ancak kalıcı çözüm bu kırılganlığın kaynağını, yani ithal girdi ihtiyacını kademeli olarak azaltmaktan geçiyor" ifadelerini kullandı.
Sektörün cirosu 300 milyar Euro’yu aştı
Dünyanın yedinci, Avrupa’nın ise en büyük tarımsal üreticisi olan Türkiye’nin, bu gücünü bugüne kadar ağırlıklı olarak gıda perspektifiyle değerlendirdiğini hatırlatan Tunçkol, biyoekonominin bu modeli tamamlayacak en büyük imkan olduğunu savundu. Tunçkol, bitkiler, mikroorganizmalar ve enzimlerin sanayi girdisine dönüştüğü bu süreci şu şekilde anlattı: "Dünya genelinde ülkeler artık gıda, malzeme, kimyasal ve enerji üretiminde biyolojik kaynaklara yöneliyor. Bugün küresel ölçekte 300 milyar Euro’nun üzerinde bir büyüklüğe sahip olan bu sektör, 1,8 milyon kişiye istihdam sağlıyor. Doğru politikalarla 2035 yılına kadar bu hacmin neredeyse üç kat büyümesi ve 5 milyon yeni istihdam yaratması bekleniyor. Türkiye için bu, mevcut üretim modeline bir alternatif değil; onu güçlendiren, enerji güvenliğini ve gıda sistemlerini tahkim eden bir tamamlayıcıdır."
Türkiye’nin tarımsal artığı büyük potansiyel
Tarımsal arazilerin kullanımı konusundaki ‘gıda mı, enerji mi’ ikilemine biyoteknolojik çözümlerle yanıt veren Tunçkol, aynı araziden daha yüksek katma değer üretmenin mümkün olduğunu belirtti. Türkiye’nin yıllık on milyonlarca tonu bulan tarımsal artığının büyük bir potansiyel sunduğunu belirten Tunçkol, "Gelişmiş biyolojik çözümler sayesinde toprak sağlığını iyileştirerek birim alandan elde edilen verimi yükseltebiliriz. Bu da aynı arazinin eş zamanlı olarak gıda, yem ve enerji üretimine katkı sağlayabileceği entegre bir modeli mümkün kılıyor. Mesele yalnızca 'atığı değerlendirmek' değil; tarımsal üretimi daha akıllı ve çok yönlü bir değer zincirine dönüştürmektir. Tarımsal yan ürünlerin biyometana, yerli ürünlerin ise biyoetanol ve biyodizele dönüştürülmesi, enerji ithalatının makroekonomik etkilerini sınırlayacak en somut adımlardır" diye konuştu.
Maliyetli altyapı yatırımlarına ihtiyaç yok
Türkiye’nin yeşil enerji dönüşümünde maliyet bariyerine takılmadan ilerleyebileceği nadir alanlardan birinin biyoyakıtlar olduğuna dikkat çeken Tunçkol, mevcut araç parkının teknik uyumuna vurgu yaptı. Tunçkol, geçiş sürecinin ekonomik uygulanabilirliğini ise şöyle açıkladı: "Türkiye’deki mevcut araç parkı, halihazırda birçok ülkede uygulanan E10 (benzin-etanol) ve B5 (motorin-biyodizel) gibi biyoyakıt karışımlarına teknik olarak büyük ölçüde uyumlu. Bu oranlar zamanla kademeli olarak artırılabilir. En büyük avantajımız; yüksek harmanlama oranlarına ulaşmak için kapsamlı ve maliyetli altyapı yatırımlarına ihtiyaç duymamamızdır. Bu durum hem kamu hem de özel sektör için dönüşümü uygulanabilir kılan en önemli faktördür. Değeri içeride tutarak; ithal girdiye bağımlılığı azaltabilir ve sanayide daha öngörülebilir bir maliyet yapısı kurgulayabiliriz."
COP31, biyoekonomi vizyonu için dönüm noktası
2026 yılında Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı COP31 zirvesinin, biyoekonomi vizyonunu uluslararası arenaya taşımak için bir dönüm noktası olacağına dikkat çeken belirten Tunçkol, Türkiye’nin bölge ülkeleri için de bir model oluşturabileceğini söyledi. Tunçkol, sözlerini şöyle tamamladı:"Giderek daha belirsiz hale gelen bir dünyada, ekonomik ve stratejik dayanıklılık artık sadece dışarıdan sağlanan güvenlikle değil; içeride yaratılan kapasiteyle ölçülüyor. Türkiye, enerji güvenliğinde önemli bir eşiği geride bıraktı. Şimdi bir sonraki doğal adımı atma zamanı: Mevcut kazanımları koruyarak, yerli biyolojik kaynaklarımızı stratejik bir avantaja dönüştürmek. Bu bir yön değişikliği değil, doğru yönde atılan adımları bir üst seviyeye taşıma meselesidir. Türkiye bu kapasiteye sahiptir."