30 Ağustos Zaferi, yalnızca bir muharebenin adı değil, Anadolu’nun toprağına, tarihine ve edebiyatına kazınmış bir hafızanın ifadesidir. Ankara’dan Eskişehir’e, Kütahya’dan Afyon’a uzanan bu coğrafya, bir milletin direnişini ve yeniden doğuşunu anlatır. Bu nedenle edebiyatımıza da girmiş, romanlarımızda bu topraklar, kahramanların ruh hali ve halkın dayanışmasıyla ölümsüzleşmiştir. Her siperde bir askerin kararlılığı, her köyde bir annenin duası, her şehirde bir umudun izi vardır. Bu coğrafya, yalnızca savaşın değil, insanın sınandığı bir sahnedir.
POLATLI: SAKARYA’NIN KARARGÂHI
Polatlı bozkırında, Sakarya Meydan Muharebesi’nin (23 Ağustos-13 Eylül 1921) planları Alagöz köyündeki mütevazı karargâhta şekillendi. Bugün müze olan bu ev, Mustafa Kemal Paşa ve Fevzi Paşa’nın stratejilerini tartıştığı bir merkezdi. Edebiyatta Polatlı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara romanında, savaşın kritik anlarını şehir halkının psikolojisiyle buluşturur. Romanın kahramanı Selma Hanım, kocasının Ankara’yı terk etmesine rağmen cephedeki yaralılara bakar. Yaralılar arasında dolaşırken, gözleriyle değil, yüreğiyle görüyordur. Selma, Polatlı’nın sessiz kahramanlığını yansıtır. Bu bozkır, yalnızca toprağı değil, kadınların ve köylülerin dayanışmasını da sınar. Savaş, cephede olduğu kadar evlerde ve kalplerde de yaşanır.

Halide Edib Adıvar’ın Ateşten Gömlek’inde Ayşe karakteri, cephedeki hemşireliği ve direnciyle, Polatlı bozkırında adı anılmayan binlerce kadının sembolü olur. Roman, Millî Mücadele’de kadınların görünmez emeğini edebiyatın ön saflarına taşır.
Haymana: Kanlı siperler, görünmez kahramanlar
Haymana, Sakarya Meydan Muharebesi’nin en çetin çarpışmalarına tanık olur. Siperler, köstebek yuvalarına dönmüş; köylüler, cephe gerisinin kahramanları olmuştur. Sırtında mermi taşıyan kadınlar, yaralılara su veren çocuklar, bu toprakların hikâyesini yazarlar. Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan’ında Haymana, sıradan insanların azmiyle canlanır. Kanla sulanan topraklarda köylüler, ellerindeki son ekmeği askerlerle paylaşmaktadırlar, Dinamo’nun betimlemeleri, Haymana’nın çorak toprağını ve savaşın yükünü gözler önüne serer. Camilerde halkı bir araya getiren din adamları da bu direnişin manevi gücünü pekiştirir.
Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece romanındaki idealist öğretmen Ali Şahin Efendi gibi, işgale karşı bağımsızlık fikrini hem medresede hem de vaaz kürsüsünde yayarak Millî Mücadele’nin manevi cephesini güçlendiren isimsiz din adamları, Haymana’nın ve Anadolu’nun her köşesinin sessiz kahramanlarıdır.
(Yeşil Gece doğrudan Sakarya cephesini değil, Anadolu’daki zihniyet mücadelesini konu alır; burada yaptığım bağlantı, romanın manevi cepheyi yansıtan sembolik bir yorumu olarak düşünülebilir.)
ESKİŞEHİR: İŞGALDEN DOĞAN IŞIK
Sakarya öncesi Yunan ordusu Eskişehir’e kadar ilerler, demiryollarını kontrol altına almışlardır. Halk korku içindedir, ama şehir pes etmez. 1922’de Büyük Taarruz’la özgürlüğüne kavuşan Eskişehir, bugün Kurtuluş Müzesi’yle bu direnişi anlatır.
Şehirli entelektüeller, esnaf ve köylüler, Eskişehir’de dayanışmayla umudu yeşertir. Ancak bu dayanışma her yerde aynı değildir; Anadolu’nun diğer kasabalarında olduğu gibi, Eskişehir’de de kimileri için korku ve tereddüt hâkimdir. Tarık Buğra’nın Küçük Ağa’sı, işte tam da bu buhranın içinden, Akşehir’deki tereddütlerden yola çıkarak Batı Cephesi’ndeki genel kenetlenmenin hikâyesini anlatır. Bu roman, Eskişehir hattındaki direnişin, işte tam da bu buhranın içinde ‘Çolak Salih’ gibi sıradan bir insanın veya Akşehir’deki mücadeleye katılmakta tereddüt edenlerin, nihayetinde Millî Mücadele saflarında kenetlenişinin hikâyesidir. Bu roman, direnişin toplumsal arka planını ve bir milletin kendi içindeki hesaplaşmasını tüm çıplaklığıyla ortaya koyar.
KÜTAHYA: YENİLGİNİN DERSİ, ZAFERİN TEMELİ
Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nde ordumuz geri çekilmek zorunda kalır. Yakılan köyler, göç eden aileler Kütahya’nın hafızasına kazınır. Ancak bu yenilgi, Sakarya’da toparlanmanın yolunu açar. Bugün Zafertepeçalköy Zafer Anıtı hem hüznü hem gururu taşır.
Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı romanında Kütahya, savaşın stratejik ve insani yönünü yansıtır. Köylerdeki analar, oğullarının dönmeyeceğini bile bile cepheye un göndermektedirler. Roman, yenilginin dramatik yüzünü anlatırken, yeni bir direnişin tohumlarını da gösterir. Kütahya, sessizliğiyle bir milletin içindeki fırtınayı saklar ve zaferin temelini atar.
SAKARYA NEHRİ: BİR MİLLETİN VARLIK ÇİZGİSİ
Sakarya Nehri, yalnızca bir coğrafi sınır değil, bir milletin kader çizgisidir. Yakup Kadri’nin Yaban’ında Ahmet Celâl, köylülerin savaş sırasındaki umutsuzluğunu anlatır. Nehir, bozgunun ağırlığını taşımaktadır ama doğusunda bir millet direniyordur. Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan’ında ise nehir, savaşın psikolojik yükünü yansıtır. Bugün Sakarya kıyısında durduğunuzda, akan suyun uğultusu o günlerin direnişini fısıldar. Sakarya, edebiyatımızda bir ruh hali, bir varoluş sembolüdür.
AFYONKARAHİSAR: KOCATEPE’NİN ŞAFAĞI
Afyon, Büyük Taarruz’un (26-30 Ağustos 1922) kalbidir. Kocatepe’de, 26 Ağustos sabahı, Sakarya’da verilen Mustafa Kemal Paşa’nın ‘Hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır’ emrinin ruhu, bir varoluş felsefesine dönüşür. Samim Kocagöz’ün Kalpaklılar ve Doludizgin romanlarında Afyon, toplumsal gerçekçi bir bakışla işlenir. Kocagöz, köylülerin, kadınların ve askerlerin emeğini Kocatepe’nin doruklarında birleştirir. Savaşın ekonomik yükü, yoksul köylerde dayanışmayla aşılır. Kocatepe’nin sabah ışığı, bir milletin yeniden doğuşunu müjdeler.
ZAFERİN COĞRAFYASINI OKUMAK
Edebiyatımızda bu şehirler yalnızca mekân olarak değil, bir milletin hikâyesi olarak işlenir. Millî Mücadele’yi işleyen sayısız roman arasında, burada yalnızca Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban ve Ankara, Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı, Halide Edib Adıvar’ın Ateşten Gömlek, Samim Kocagöz’ün Kalpaklılar ile Doludizgin, Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece ve Tarık Buğra’nın Küçük Ağa eserlerine odaklandım. Bu eserler Kurtuluş Savaşı’nı işleyen diğer romanlar gibi, geçmişi anlatmakla kalmıyor, bugünü anlamamızı sağlıyor. Her karakter bir köylünün, askerin, annenin ya da çocuğun sesi. Her satır toprağa düşen bir gözyaşını, bir hayali, bir azmi taşıyor.
ZAFERİ HİSSETMEK
30 Ağustos’u anlamak, yalnızca bir zaferi anmak değil, bu topraklarda dolaşmak, romanları okumak ve anıtların önünde saygıyla durmaktır. Polatlı’nın bozkırında, Haymana’nın taşlarında, Eskişehir’in sokaklarında, Kütahya’nın ovalarında, Afyon’un doruklarında ve Sakarya’nın kıyısında, bir milletin dayanışmasını duyarız. 30 Ağustos, bir bayramdır; bağımsızlık iradesinin, toprağa ve edebiyata yazılmış imzasının kutlamasıdır. Bu zafer, kazanılmış bir savaş değil, yaşanmış bir direniştir. Ne güzel ki bu hikâye, sonsuza dek yankılanacak.