Bazı yazarlar vardır; kitaplarını okursunuz. Bazı yazarlar vardır; hayatınızın içine yerleşirler. Necati Tosuner, benim için ikinci gruptaydı. Onu yalnızca kitaplarıyla değil, yayınevi masalarının arkasındaki sabrıyla, Cağaloğlu’nun merdivenlerinden çıkan o ince adımlarıyla, elindeki kalemi bir “kılıç” gibi ama hiç kimseye saldırmadan, sadece kendini ve insanı savunmak için tutuşuyla hatırlıyorum. 23 Şubat 2026’da aramızdan ayrıldı. 81 yaşındaydı. Ama geride bıraktığı edebiyat, yaşından çok daha genç; direncinden çok daha uzun ömürlü…
“Sen” ile “Kendin” arasında bir ömür
Sen ve Kendin adlı kitabını ilk okuduğumda şunu düşünmüştüm: Tosuner yine kendini yargılıyor. Ama bu, bir yazarın kendini aklamak için kurduğu bir mahkeme değildi. Tam tersine, acımasız bir yüzleşmeydi.
“Sesleniyorsun: Hey! Sesine dönüp bakmıyor kendin.”
Bu cümleyi ilk okuduğumda içimde bir boşluk açılmıştı. Çünkü Tosuner’in yaptığı şey tam da buydu: Ruhlarımızı örtüp sakladığımız bir çağda, o örtüyü kaldırmak.
Pandemi günlerinde yazdığım o yazıda da belirtmiştim; “Sen ve Kendin” bugünün yalnızlığını yıllar öncesinden haber veriyordu. O kitapta dolaşan yalnızlık, erişemeyişten gelen bir yalnızlıktı. Ve o yalnızlık delirticiydi. Ama Tosuner’in yalnızlığı karanlık değildi. O yalnızlık, bir iç döküşün cesaretiydi.
Atölye ile eser arasında
Onu iki kitabı üzerinden birlikte okuma şansım da olmuştu: Bir Tutkunun Dile Getirilme Biçimi ve Gönülde Kitap
Birinde atölye vardı. Diğerinde duvara asılmış tablo.
“Boşanma Mutfağı” yazısında bir kedi kurtarma anısının nasıl bir serenada dönüştüğünü anlatıyordu. Gerçek hayattaki küçük bir kıvılcım, edebiyatın elinde büyük bir tutkuya dönüşüyordu.
İşte Tosuner’in ustalığı tam da buradaydı: Hatırlamakla yaratmak arasındaki o ince köprüde.
Türkçeyi âdeta bir heykeltıraş gibi yontar, fazlalıklardan arındırır, en az sözcükle en derin yarayı açardı. Ham malzemeyi saklamazdı. Onu sakince, dürüstçe masaya koyardı. Ama o malzeme, kaleminin ucunda estetiğe dönüşürdü.
Bugünün genç okurları için bu yaklaşım, dilin sadeliğiyle derinliği buluşturmanın en iyi örneklerinden biri olarak kalıyor.
“Beni ben yapan sırtımdaki kamburdur”
Armağan, Sancı... Sancı..., Güneş Giderken… Bu kitaplar yalnızca okur bulmadı; edebiyat çevrelerinin de dikkatini çekti, tartışıldı, konuşuldu. Ödüller aldı. Sait Faik Hikâye Armağanı’ndan Haldun Taner Öykü Ödülü’ne; TDK Roman Ödülü’nden Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne kadar pek çok saygın ödül… Ama o hiçbir zaman ödüllerin yazarı olmadı. O, direnişin yazarıydı.
“Beni ben yapan sırtımdaki kamburdur” diyordu.
Acıyı saklamadı. Onu estetize etmedi. Onu inkâr etmedi. Onu yazdı. Yazmak onun için bir “dert yanma işi”ydi. Ama o dert, bizi karanlığa değil, insanın kırılgan ama asla tamamen kırılmayan tarafına götürürdü.
Bu noktada Tosuner’in yazdıkları, genç kuşaklara da bir ders niteliğinde: acıyı saklamamak, onu dönüştürmek.
Cağaloğlu’ndan bugüne
70’li yılların sonunda Derinlik Yayınları’nda karşılaştığımız o günleri dün gibi hatırlıyorum. Hulki Aktunç’lar, İzzet Yasar’lar, Tezer Özlü’ler… O dar merdivenlerden çıkan edebiyat nefesi.
Ben o yıllarda Dünya Gazetesi’nin sanat sayfasında Selim İleri’ye yardım ediyordum. Kitapları bizzat elinden alır, imzalatır, heyecanla okurdum. Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki; Tosuner yalnızca yazan bir yazar değildi. Bir edebiyat ortamı kuran, bir hafıza taşıyan, bir vefa zincirini ayakta tutan insandı.
Kalem dediğin “kılıçtır”
Almanya’da bir istasyonda geçen o anısını anlatmıştı: Genç bir kızın verdiği sigaraya karşılık cebindeki ucuz tükenmez kalemi hediye edişini… O kalem için şöyle diyordu: “Kılıcımdı.”
Ama bu saldıran bir kılıç değildi. Bu, insanın kendi karanlığına karşı savunduğu bir kılıçtı. Necati Tosuner’in kalemi de öyleydi: Bağırmazdı. Gösteriş yapmazdı. Ama derine inerdi.
Bir umut var mı?
“Umutsuz kalmak değil boşa çıkmış bir umut” diye yazmıştı. Evet, umut bazen boşa çıkar. Ama yazı boşa çıkmaz. Tosuner artık aramızda değil. Ama “sen” ile “kendin” arasındaki o sorgulama, o direniş, o iç muhasebe devam ediyor.
Kurucu yayın yönetmeni olduğum Kitap Dergisi’nin Yılın En İyileri Ödülleri kapsamında Ömür Boyu Emek Ödülü sunmuştuk. Şimdi düşünüyorum da o ödül aslında bizim kendimizi onurlandırmamızdı. Çünkü onun kuşağından öğrenmiş, onun direncinden beslenmiş bir edebiyat ikliminin içindeydik.
Ama o “kılıç” hâlâ yazıyor. Kitaplarının sayfalarında, altını çizdiğim cümlelerde, genç bir yazarın ilk öyküsünde, yalnız bir okurun gece yarısı yüzleşmesinde… Ve belki de en çok şurada: “Oysa sen yoksan kendin yok.”
Necati Tosuner, Türk edebiyatında yalnızlığın ve direncin en sahici anlatıcılarından biri olarak kalacak; genç kuşaklar için de dürüstlüğün ve dil işçiliğinin örneği olmaya devam edecek.
Hoşça kal usta. Direncin bize emanet.