ONUR KURTAY - NEXON GLOBAL KURUCUSU
Bir ülkeyle en avantajlı ticaret anlaşması, o ülke güçlüyken değil, kırılganken yapılır. Güçlendiğinde herkes zaten sırada bekliyor olacak. Avrupa’nın Ukrayna’yı bugün bu kadar yoğun konuşmasının nedeni de aynı mantıktan geliyor.
Bugün birçok kişi Türkiye-Ukrayna Serbest Ticaret Anlaşması’nı gümrük vergileri üzerinden okuyor. Yüzde 90’lık serbestleşme, 10 milyar dolarlık hedef, tarife kotaları... Rakamlar doğru, ama hikaye yanlış.
Oysa asıl değişim vergilerde değil. Zamanda.
Çünkü bazı anlaşmalar bugünü değil, geleceği satın alır. 2022’nin Şubat başında, savaşın patlak vermesinden yalnızca üç hafta önce imzalanan bu metin, dört yıldan uzun süre çekmecede bekledi. Türkiye tarafı işini 2024’te bitirdi. Ukrayna Parlamentosu ise bu yılın ortasında, savaşın dördüncü yılını geride bırakırken kabul etti. Aradaki gecikme bir ihmal değildi. Bir zamanlama meselesiydi. Ve zamanlama, bu yazının asıl konusu.
Türkiye neden bu anlaşmayı imzaladı sorusunun kolay bir cevabı var: Gümrük istatistikleri. Ama gerçek cevap başka bir yerde duruyor. Türkiye, savaşın ortasında bir ülkeyle masaya oturarak savaştan sonrasına bir yer ayırıyor. Bugünün ticaret hacmi altı buçuk milyar dolar civarında; mütevazı bir rakam, Avrupa ölçeğinde neredeyse görünmez. Ama Türkiye’nin baktığı şey bu rakam değil. Baktığı şey, Ukrayna’nın yeniden inşa edileceği on yılın kim tarafından şekillendirileceği.
Savaş sonrası ekonomide erken pozisyon
Bir ülkeyle en avantajlı ticaret anlaşması, o ülke güçlüyken değil, kırılganken yapılır. Güçlendiğinde herkes zaten sırada bekliyor olacak.
Avrupa’nın Ukrayna’yı bugün bu kadar yoğun konuşmasının nedeni de aynı mantıktan geliyor. Dünya Bankası, Avrupa Komisyonu ve Birleşmiş Milletler’in ortaklaşa hazırladığı en son değerlendirme, önümüzdeki on yıl için gereken yeniden yapılanma maliyetini yaklaşık 588 milyar dolar olarak hesaplıyor; bu, Ukrayna’nın 2025 yılı gayri safi yurt içi hasılasının neredeyse üç katına denk geliyor. Bir önceki yıla göre bu rakam kayda değer ölçüde büyümüş durumda; enerji ve ulaştırma sektörlerindeki hasarın artmasıyla ihtiyaç yüzde on iki oranında yükseldi. Bu, savaş bittikten sonra konuşulacak bir bütçe değil. Savaş sürerken şimdiden fiyatlanan bir gelecek.
Marshall Planı benzetmesi bu noktada kaçınılmaz oluyor ama biraz yanıltıcı. Çünkü Marshall Planı, artık bombalanmayan ekonomileri ayağa kaldırmıştı. Ukrayna’nın ki farklı,enerji altyapısı hala vuruluyorken, tarım arazilerinin önemli bir kısmı hala mayınlıyken başlayan bir yeniden inşa. Ve tam da bu yüzden, kim bugünden konum alıyorsa, yarının müteahhidi, tedarikçisi, lojistik ortağı o oluyor.
Nitekim EBRD’nin bölgeye akıttığı fonlar, Avrupa Komisyonu’nun koridor yatırımları, Karadeniz üzerinden yeniden kurulan tahıl ve enerji hatları, hepsi aynı resmin parçaları. Avrupa’nın doğu sınırı artık sadece bir güvenlik meselesi değil, bir tedarik zinciri meselesi. Polonya üzerinden akan lojistik, Romanya limanlarının yeniden değer kazanması, Karadeniz’in enerji koridoru olarak yeniden tanımlanması tek bir gerçeğe işaret ediyor: Avrupa’nın üretim haritası doğuya doğru yeniden çiziliyor.
Türkiye’nin bugün pozisyon alması da bu haritanın neresinde duracağıyla ilgili. Burada mesele iyi niyet ya da tarihi dostluk değil. Mesele coğrafyanın yeniden fiyatlanması.
Çünkü Türkiye’nin coğrafyası değişmedi. Karadeniz’e kıyısı, Avrupa’ya kara bağlantısı, Orta Doğu’ya yakınlığı hep oradaydı. Değişen, bu coğrafyanın ekonomik karşılığı. Savaş öncesinde Türkiye bir geçiş ülkesiydi; şimdi bir montaj ve tedarik üssüne dönüşme potansiyeli taşıyor. Anlaşmanın içindeki teknik ayrıntı da tam burada devreye giriyor: Pan-Avrupa-Akdeniz menşe kuralları sayesinde, Türk hammaddeleriyle üretilen Ukrayna menşeli ürünler Avrupa Birliği pazarına kesintisiz gümrük muafiyetiyle girebilecek. Bu tek cümle bütün stratejinin özeti. Türkiye artık sadece Ukrayna’ya satmıyor, Ukrayna üzerinden Avrupa’ya giriyor.
Bu avantaj kalıcı değil. Çünkü aynı haritayı başkaları da okuyor.
Polonya zaten Ukrayna sınırında, lojistiği hazır, AB üyeliği cebinde. Romanya, Karadeniz limanlarını yeniden konumlandırıyor. Bulgaristan, enerji koridorlarında sessiz ama istikrarlı bir oyuncu. Mısır ise Akdeniz’in güneyinden, düşük maliyetli üretim kapasitesiyle giriyor sahneye. Avrupa şirketleri için bunların hepsi aynı kelimenin farklı versiyonları: yakın üretim, tedarik zincirini kısaltma, riski komşuya taşıma. Friendshoring ve nearshoring artık teori değil, bütçe kalemi. Ve bu kalemi kim doldurursa, önümüzdeki on yılın kazananı o oluyor.
Rekabette belirleyici unsur zaman
Burada asıl kırılma noktası geliyor. Türkiye artık yalnızca Avrupa pazarıyla değil, savaş sonrası yeniden yapılanma ekonomisinin kendisiyle rekabet ediyor. Bu, alışılmış bir ihracat rekabeti değil. Kim daha erken orada, kim inşaat malzemesini daha hızlı taşıyor, kim enerji ekipmanını daha güvenilir tedarik ediyor, kim finansmanı daha esnek sunuyor sorusu. Rakip artık komşu ülke değil, zamanın kendisi.
Bu noktada bir parantez açmak istiyorum, çünkü bu yazıyı sadece dışarıdan izleyen biri olarak yazmıyorum. Ukrayna benim için yıllarca yaşadığım, eğitim aldığım, ticaret yaptığım bir ülke. İş dünyasıyla bağım hala sürüyor. O yüzden buradaki gözlemler bana masa başında değil, sahada oluştu. Kiev’in, Odesa’nın, Harkiv’in ne olduğunu bilen biri için bu anlaşma soyut bir metin değil. Somut bir tanıdıklık.
Ve sahadan gelen en önemli ders şu: birçok şirket savaş bittiğinde Ukrayna’ya gideceğini planlıyor. Bu, uluslararası ticaretin nasıl işlediğini yanlış anlamak. İlişkiler savaş bittikten sonra kurulmaz. Kriz devam ederken korunur, devam ederken derinleşir. Savaş bittiğinde masaya oturmak isteyenler, o masada zaten oturanların arasına girmeye çalışacak. Risk elbette gerçek, göz ardı edilecek bir şey değil; enerji altyapısı hala hedef, lojistik hala güvenlik riski taşıyor, sigorta maliyetleri hala yüksek. Ama stratejik olan, bu riski romantikleştirmeden, gözlerini kapatmadan, bugünden varlık göstermek. Ticari ilişki bir anahtar teslim değil, bir sadakat kaydı gibi işliyor. Kim krizde yanında durduysa, huzurda da öncelik alıyor.
Türkiye’nin STA’yı imzalamış olması bu yüzden asıl anlamını bugünkü ticaret rakamlarında değil, yarının inşaat sahalarında, enerji projelerinde, tarım ekipmanı ihalelerinde bulacak. On milyar dolarlık hedef bir final değil, bir başlangıç eşiği. Asıl büyüklük, Ukrayna’nın yeniden inşası tam hızına ulaştığında, kimin zaten içeride olduğunda saklı.
Nihayetinde bu anlaşmanın gerçek etkisi, bugün imzalanmış olmasında değil, yarın başlayacak ekonomide. Kağıt üzerindeki madde, geçmişin bir belgesi. Asıl hikaye, o belgenin üzerine kimin bugünden inşa etmeye başladığında yazılıyor.