Yeşil dönüşüm konuşurken çoğu zaman regülasyonları, raporlamaları ve hedefleri tartışıyoruz. Oysa sahada kararları belirleyen çok daha yalın bir soru var: “Bu yatırım kaç liraya alınacak?” Türkiye’de satın alma refleksinin doğal olarak ilk baktığı yer de burası. Ancak bugünün yeni rekabet ikliminde bu soru tek başına yetmiyor. Çünkü artık şirketler ve kamu kurumları için doğru soru, “Kaç liraya aldım” kadar, “Kaç liraya işlettim ve risklerim neler” sorusu.
İşte yeşil dönüşümün dili değişirken satın alma dili de değişmek zorunda. Çünkü artık ‘Toplam Sahip Olma Maliyeti’ (Total Cost of Ownership) çağındayız. Yani aldığımız ürün ya da sistemin yıllara yayılan işletme maliyeti, garanti edilen performansı ve buna bağlı enerji gideri, şirketin emisyonlarına etkisi, bakım/ onarımın desteklenmesi gibi konuların hepsini değerlendirmeye katmamız gerekiyor.
Ucuz alım, pahalı işletme tuzağı
En sık yapılan hata, satın alma kararını yalnızca ilk yatırım bedeli üzerinden vermek. Nedeni bazen en ucuza alma hevesi, bazen satın almaya verilen hedefler ve bazen de dost yönlendirmesi gibi görünse de bu yaklaşım, özellikle enerji yoğun sistemlerde çok hızlı şekilde pahalıya patlıyor. Alım fiyatı düşük görünen bir çözüm; enerji tüketimi, bakım ihtiyacı, arıza sıklığı, duruş riski, yedek parça maliyeti, iş güvenliği riski ve hatta mevzuat/ uyum yükleriyle birlikte toplamda çok daha pahalı bir yatırıma dönüşebiliyor. Üstelik bu görünmeyen maliyetler bilançoya aylık faturalar, bakım maliyetleri, üretim kayıpları ve hatta finansman maliyetleriyle parça parça yansıyor. Bu yüzden ‘ucuz alım’ çoğu zaman bir avantaj olmanın çok uzağında, adeta geleceğe bırakılmış bir maliyet taahhütnamesi!
Yeşil satın alma bu işin neresinde?
Yeşil satın alma, genel kanının aksine ‘bir belge daha’ ya da ‘etiket işi’ değil, toplam sahip olma maliyetinin satın alma süreçlerine yerleşmesidir. Çünkü enerji tüketimi ve emisyon, çevre duyarlılığının ötesinde, maliyet oynaklığı, arz riski ve pazara erişim kriteri karşımıza çıkıyor. Müşterilerin de giderek daha fazla enerji verisi, emisyon verisi, izlenebilirlik ve doğrulama gibi ‘kanıtlı performans’ aradığı günümüzde, bu veri disiplinini kuramayan işletmelerin belirsizlik maliyeti artıyor. Bu da sözleşmeye, fiyata ve pazarlık gücüne yansıyor. Kısacası toplam sahip olma maliyeti, yalnızca teknik bir finans tablosu olarak görülmemeli. Bu artık, rekabetçiliğin dili.
Sahadan örnek: İki soğutma grubu, iki farklı gelecek
Sahadan çok tipik bir örnek üzerinden anlatayım. Bir tesisteki soğutma ihtiyacı için iki farklı seçenek masada. Birincisi daha düşük yatırım bedelli, “Hemen alıp geçelim” dedirten bir seçenek. İkincisi daha yüksek yatırım bedelli ama daha yüksek verim, daha düşük elektrik tüketimi ve daha iyi kontrol/optimizasyon imkânı sunan bir çözüm. Eğer karar sadece alım fiyatına göre verilirse birinci seçenek kazanır. Ancak cihaz devreye alındıktan sonra gelmeye başlayan elektrik faturaları ile tablo tersine dönmeye başlar. Enerji tüketimi yüksek olduğunda sadece maliyet artmaz; aynı zamanda emisyon artar, SKDM/raporlama baskısı büyür, finansmana erişim kriterleri zorlaşır. Bir süre sonra da “Keşke baştan doğru seçseydik” cümlesi gelir. Maalesef, bu dakikadan sonra ya cihazın ekonomik ömrü boyunca ek maliyetlere katlanma ya da teknolojiyi erkenden atıl hale getirmekten başka seçenek yok.
Halbuki toplam sahip olma maliyeti bakış açısı tüm olası gelişmeleri önden görerek, olumsuz sonuçlar oluşmadan doğru karar vermeye imkan tanır. Alım bedelinin yanına enerji maliyeti, bakım bütçesi, duruş riski ve uyum maliyetini koyar. O zaman, pahalı görünen yatırımın aslında daha ucuz olduğu ortaya çıkar.
3 kritik soru
Toplam sahip olma maliyetini belirlerken karmaşık hesaplara boğulmadan, işletme diliyle şu üç soruya cevap arayarak başlayabilirsiniz:
1. Yatırımın 5 yıllık enerji faturası ne olur ve verisi kanıtlı mı?
2. Bakım ve duruş riski nasıl yönetilecek; garanti ve yedek parça kurgusu nedir?
3. Bu sistemin performansı ölçülüp doğrulanabilir mi; yani satıcı iddiası mı, yoksa sözleşmeyle güvence altına alınmış mı?
Bu üç soruyu sorduğunuzda, satın alma kararı yatırım fiyatı dışında riskleri de değerlendirmeye başlarsınız. İşte yeşil dönüşümün satın alma tarafındaki gerçek kırılma noktası budur.
Son söz
Yeşil dönüşüm, satın alma kararlarını ‘en düşük fiyat’tan ‘en düşük toplam maliyet ve en yüksek kanıtlı performans’a doğru itiyor. Bu değişimi erkenden okuyan şirketler, sadece maliyet avantajı kazanmayacak; aynı zamanda pazara erişim, finansman ve tedarik zinciri ilişkilerinde de güçlenecek. Ucuz alımın pahalı bedelini ödememek için toplam sahip olma maliyetini satın almanın merkezine koymanın tam zamanı.