Avrupa Birliği’nin Industrial Accelerator Act (IAA-Sanayi Hızlandırma Yasası) kapsamında Made in EU (AB’de üretilmiştir) başlığıyla bugün açıklaması beklenen adım, sanayi politikasının ötesinde AB pazarına girişin yeni kurallarını işaret eden bir sinyal. İçerik ve özellikle yerellik tanımı üzerinde ciddi tartışmalar olduğu için benim beklentim açıklamanın Nisan ayına sarkacağı ve metnin kapsam/ sertlik açısından bir miktar yumuşatılacağı yönünde. Ancak takvim nasıl ilerlerse ilerlesin, iş dünyası açısından temel gerçek değişmiyor: AB, kamu fonu kullanılan projelerde yerli içerik ve düşük karbon performansını giderek daha belirleyici bir kriter haline getirmeye hazırlanıyor.
Regülasyon ötesinde pazar erişimi meselesi
Bu konuyu sadece, ‘yeni bir düzenleme daha geliyor’ diye okumak eksik olur. Çünkü AB’nin attığı bu tür adımların gerçek etkisi, üretim tesisinden çok satın alma masasında görülür. Özellikle kamu alımları ve kamu destekli yatırımların şartname dili değiştiğinde, piyasa hızla hizalanır. Dün ‘en düşük fiyat’ konuşulan masada, yarın ‘en düşük karbon, yerli içerik ve izlenebilirlik’ konuşulur. Bu dil bir kez değiştiğinde piyasa sadece hizalanmaz; özel sektör de aynı dili benimser. Bu nedenle IAA’yı, AB içi sanayi teşvikinin yanı sıra AB pazarına ihracat yapan şirketler için erişim standardı olarak da görmek gerekiyor.
Türk sanayisi için risk nerede?
Riskin özü şurada: AB, kamu kaynaklarının kullanıldığı projelerde Made in EU yaklaşımını güçlendirirse sadece karbon performansı değil, menşe/yerleşiklik de satın alma kararlarının parçası haline gelir. Bu, özellikle AB’deki büyük altyapı yatırımlarında, net-sıfır teknolojilerinde ve kamu ihalelerinde, Türk tedarikçilerin fiyat, kalite ve lojistik avantajına rağmen masanın dışında kalma ihtimalini artırabilir.
Üstelik bu, teknoloji üreticilerinin yanında çelik, alüminyum, cam, yapı malzemeleri, mekanik tesisat ekipmanları, kablo, izolasyon, soğutma/ısıtma sistemleri gibi çok geniş bir sanayi ekosistemini etkileyebilir. Çünkü net-sıfır yatırımları büyüdükçe, bu yatırımların girdileri de büyüyor ve girdi tarafı giderek daha fazla stratejik hale geliyor. Bu tür dönüşümlerde en sık yapılan hata, gelişmeyi, ‘metin yayımlansın da bakarız’ diye izlemek. Çünkü satın alma dili bir kez değiştiğinde, şirketin veri altyapısını, ürün dosyasını ve süreç disiplinini birkaç haftada kurmak pek mümkün değil. Beklemek, çoğu zaman uyum maliyetini düşürmez; aksine son dakikaya kalmış, pahalı ve dağınık bir uyum sürecine iter. Doğru yaklaşım, metnin nihai formunu beklemeden, en azından ürün bazlı emisyon verisini ve kanıt altyapısını şimdiden hazırlamaktır.
Peki, fırsatlar nerede?
Bu hikâyenin fırsat tarafı ise açık: AB’nin yeşil ve yerli hedefi yükseldikçe, tedarik zinciri daha seçici olur. Seçicilik arttıkça da kanıtlı düşük karbon değer kazanır. Bugün birçok şirket, ‘düşük emisyonlu’ olduğunu söylüyor ama yarının ticaretinde bu cümle tek başına yeterli olmayacak. Kazananlar, ürün bazlı emisyonunu ölçen, doğrulayan, izlenebilir kılan ve bunu sözleşmeye koyabilenler olacak.
Yani rekabetin anahtarı, yalnızca düşük karbon üretmek değil, düşük karbonu kanıtlayabilmek. Bu noktada şirketlerin veri disiplinini ve MRV altyapısını (izleme– raporlama–doğrulama) güçlendirmesi de ‘bugün gerekmez’ diye ertelenecek bir başlık olmaktan çıktı.
Made in EU sertleşirse: Akıllı uyum senaryoları
Eğer metin beklenenden daha sert gelirse Türk sanayisi için iki yol öne çıkar. Birincisi, ürün ve proses bazında emisyon yoğunluğunu düşürerek düşük karbon standardını yakalamak. İkincisi ise bazı kritik ürünlerde AB içinde montaj/son işlem/lojistik yakınlık gibi akıllı kurgularla pazara erişimi korumak. İlk amaç, AB’ye taşınmak yerine, kârlılığı ve nakit akışını bozmadan yeni koşullara uyum sağlayacak bir strateji kurmak olmalıdır.
Bu stratejinin ilk adımı teknoloji alışverişi değil, veri ve önceliklendirmedir: Hangi ürünlerimiz AB kamu destekli pazarlarda kritik? Hangi müşteriler bu yeni dili daha erken uygulayacak? Hangi ürünlerde karbon yoğunluğunu düşürmek daha hızlı ve düşük maliyetli? Hangi yatırımlar, ‘pazara erişimin sigortası’ olur?
Son söz
IAA’nın nihai metni 4 Mart’ta açıklansın ya da Nisan’a sarksın; mesaj net: AB, yeşil dönüşümü yalnızca iklim politikası olarak değil, sanayi ve rekabet politikası olarak da kurguluyor. Türk iş dünyası açısından doğru yaklaşım, paniğe kapılmadan düşük karbonu kanıtlayan veri disiplini kurmak, satın alma şartnamesinin yeni dilini okumak ve pazara erişimi koruyacak akıllı uyum senaryolarını bugünden çalışmak olmalıdır. Çünkü yeni dönemde rekabet ‘ne ürettiğiniz’ kadar ‘nasıl ürettiğinizi’ de kanıtlayabildiğiniz bir oyun olacak.