Private Markets Summit 2026, COP31’e giderken İstanbul’da kritik bir tartışmayı gündeme taşıdı: Parçalanan bir dünyada özel sermaye nereye yönelmeli? Daha önemlisi, sermaye yalnızca kazanç mı üretmeli, yoksa aynı zamanda dayanıklılık, dönüşüm ve güven de inşa etmeli mi?
Küresel ekonomi uzun süredir tek bir kelimeyle tarif ediliyor: Belirsizlik. Ama artık bu kelime de olup biteni anlatmaya yetmiyor. Konu, sadece faizlerin, jeopolitik gerilimlerin ya da enerji fiyatlarının oynaklığı değil. Daha derinde, sermayenin yön bulma biçimi değişiyor. Kamusal kaynakların yetersiz kaldığı, iklim krizinin ekonomik maliyetlerinin arttığı, tedarik zincirlerinin kırılganlaştığı ve ülkelerin kendi güvenlik alanlarına çekildiği bir dünyada, özel sermayeye yüklenen anlam da büyüyor. İstanbul’da düzenlenen Private Markets Summit 2026, tüm bu başlıkları masaya yatırdı. SustainFinance tarafından, CFA Society Istanbul ve CAIA Association iş birliğiyle, Istanbul Impact Partners’ın stratejik ortaklığında Tekfen Tower’da gerçekleştirilen zirvenin ana teması “Allocating for Resilience” idi. Yani “Sermayeyi dayanıklılık için tahsis etmek”.
Sürdürülebilir finansın yeni sınavı
Zirvenin açılışında SustainFinance Kurucu Ortağı Kübra Koldemir ve Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi’nin Birleşik Krallık Ülke Danışmanı Ersoy Erkazancı, tartışmanın zeminini dayanıklılık, sürdürülebilirlik ve özel sermaye ekseninde kurdu: Sürdürülebilir finans artık yalnızca yeşil tahviller, ESG raporları ya da iklim taahhütleri üzerinden konuşulmuyor. Daha temel bir yere doğru ilerliyor: Sermayenin risk algısı nasıl değişiyor?
SustainFinance Kurucu Ortağı, CFA Institute eski Başkanı ve CEO’su Paul Smith, CFA moderatörlüğündeki “Belirsizlik Çağında Sürdürülebilir Finans: CEO Perspektifleri” oturumu bu açıdan önemliydi. Türkiye Varlık Fonu, Azimut Portföy ve SustainFinance perspektiflerinin buluştuğu oturumda, fon yöneticilerinin sürdürülebilirlik taahhütlerini jeopolitik ve makroekonomik baskılar altında nasıl yönettiği tartışıldı.
Sürdürülebilirlik hedefleri uzun vadeli düşünmeyi gerektiriyor; oysa piyasalar çoğu zaman kısa vadeli reflekslerle hareket ediyor. Bu çelişki, fon yöneticilerinin önündeki en zor sınavlardan biri. Çünkü bugün yatırım kararı almak, yalnızca “nerede getiri var?” sorusuna yanıt vermek değil; aynı zamanda “hangi sistemler ayakta kalabilir?” sorusunu da sormak anlamına geliyor.
Dünya yeniden “kablolanırken”
CAIA Association’ın “The World Rewired” araştırmasından hareketle kurgulanan yatırımcı paneli, zirvenin en güçlü düşünsel çerçevelerinden birini sundu. Laura Merlini moderatörlüğündeki oturumda, Ju Hui Lee ve Adrian Stefani gibi isimler, yatırım kurumlarının artık üç farklı basınç altında yeniden şekillendiğini ortaya koydu: Çok kutuplu makroekonomik düzen, kamu ve özel piyasaların birbirine yaklaşması ve kurumların yatırım yapma biçimlerinde yaşanan iç dönüşüm.
Bu başlıkların her biri, finans dünyasında ezber bozucu sonuçlar doğuruyor. Özel piyasalar artık portföylerin kenarında duran “alternatif” alanlar değil; giderek ana akım yatırım stratejilerinin merkezine yerleşiyor. Kamu piyasalarının dalgalı, kısa vadeli ve zaman zaman irrasyonel hareket ettiği dönemlerde, özel sermaye daha sabırlı bir alan sunabiliyor. Ama bu sabır, kendiliğinden bir erdem değil. Güçlü yönetişim, doğru veri, deneyimli ekipler ve sağlam kurum kültürü gerektiriyor.
Oturumda yapay zekânın yatırım süreçlerine etkisi de tartışıldı. Burada da önemli olan teknolojinin kendisi değil, teknolojiyle birlikte insan denetiminin nasıl yeniden tanımlanacağıydı. Çünkü algoritmalar karar süreçlerini hızlandırabilir; ama güveni, sezgiyi ve sorumluluğu tek başına üretemez. Finansın geleceği, teknolojinin hızıyla insan muhakemesinin dengesi arasında kurulacak.
Enerji dönüşümünün finansman açığı
Gelişen ekonomilerde enerji yatırımlarının ölçeklenmesi ise zirvenin en somut başlıklarından biriydi. Elvan Güven moderatörlüğündeki oturumda Elisabetta Falcetti, Elif Yağlı ve Nihal Kanay gibi isimler, enerji projelerinde finansman açığını, karma finansman modellerini, kalkınma bankalarının rolünü ve yatırımcıların risk algısını tartıştı.
Bu oturumun önemi şuradaydı: Enerji dönüşümü çoğu zaman teknoloji, kapasite ya da mevzuat başlığıyla ele alınıyor. Oysa dönüşümün en kritik düğümlerinden biri finansman. Özellikle gelişen ekonomilerde iyi projeler var; ihtiyaç var; enerji güvenliği baskısı var; iklim hedefleri var. Ama sermaye aynı hızda akmıyor, çünkü yatırımcıların algıladığı risk ile projelerin gerçek riski arasında çoğu zaman ciddi bir mesafe var. Bu mesafe kapanmadıkça, enerji dönüşümü de istenen hızda ilerleyemiyor. Kalkınma bankalarının, karma finansman araçlarının ve risk paylaşım mekanizmalarının önemi burada ortaya çıkıyor. Gelişen ekonomilerde sermayeyi harekete geçirmek için yalnızca proje üretmek yetmiyor; güven üretmek de gerekiyor.
Türkiye: Risk mi, fırsat mı?
Zirvenin kapanış oturumu ise Türkiye’ye odaklandı. Moderatörlüğünü üstlendiğim “Parçalanan Bir Dünyada Sermaye Tahsisi: Türkiye’de Özel Piyasalar, Risk ve Fırsatlar” başlıklı panelde, Merkez Bankası Eski Baş Ekonomisti ve Bilkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Hakan Kara, S&P Global’den Dillon Watts ve Oleka Capital’dan Emir Bölen ile Türkiye’nin parçalanan küresel düzende özel sermaye açısından nasıl konumlandığını tartıştık.
Bu oturumun merkezinde şu soru vardı: Türkiye uluslararası yatırımcılar için hem yüksek potansiyel hem de yüksek belirsizlik algısı taşıyor. Peki mesele riskin kendisi mi, yoksa riskin doğru fiyatlanmaması mı?
Hakan Kara’nın makroekonomik dengelenme ve güven eşiği üzerine değerlendirmeleri, Türkiye’ye uzun vadeli sermaye çekmenin yalnızca faiz, kur ya da büyüme göstergeleriyle açıklanamayacağını hatırlattı. Sabırlı sermaye için öngörülebilirlik gerekiyor. Kuralların, verinin, politikanın ve kurumların güven vermesi gerekiyor.
Dillon Watts, sürdürülebilirlik verisinin yatırım kararlarındaki rolünü gündeme taşıdı. Çünkü artık yatırımcı yalnızca finansal tabloya bakmıyor; şirketin iklim riskini, geçiş planını, tedarik zincirini, yönetişim yapısını ve veri kalitesini de görmek istiyor. Sürdürülebilirlik verisi, raporların sonunda yer alan bir ek olmaktan çıkıp sermayeye erişimin ana dili haline geliyor.
Emir Bölen ise özel piyasalar açısından Türkiye’nin fırsat alanlarına dikkat çekti. Burada profesyonelce yaklaşılması gereken konu, Türkiye’yi yalnızca kısa vadeli dalgalanmalarla değerlendirmemek. Girişim sermayesi, büyüme sermayesi, altyapı, enerji, teknoloji ve ihracat kapasitesi gibi alanlarda Türkiye’nin ciddi bir potansiyeli var. Ancak bu potansiyelin uluslararası sermaye için okunabilir ve güvenilebilir hale gelmesi gerekiyor.
COP31 yılında finansın dili değişiyor
Private Markets Summit 2026’nın İstanbul’da yapılması tesadüf değil. Türkiye, COP31 yılına girerken yalnızca iklim diplomasisinin değil, finansman tartışmasının da merkezlerinden biri olmaya aday. Çünkü iklim hedefleri, energy dönüşümü, özel sermaye ve kalkınma artık ayrı başlıklar değil. Aynı masada konuşulması gereken, birbirine bağlı meseleler.
SustainFinance Genel Sekreteri Eren Soydal’ın ifadesiyle zirve, sermaye tahsis edenlerle sermayeye ihtiyaç duyan şirketleri ve ekonomileri aynı odada buluşturmak üzere tasarlandı. Daha parçalı bir dünyada dayanıklılık artık getiri kadar önemli.
CAIA Association’dan Laura Merlini de yatırımcıların karşı karşıya olduğu soruların yalnızca yeni stratejiler değil, yeni beceriler gerektirdiğini vurguladı. Gerçekten de bugün finans profesyonellerinin yalnızca bilanço okuması yetmiyor. Jeopolitik farkındalık, iklim okuryazarlığı, veri analizi, teknolojiyle çalışma becerisi ve uzun vadeli sistem düşüncesi gerekiyor.
Zirveden geriye kalan en güçlü mesaj bence şu oldu: Sermaye artık sadece getiri aramıyor. Dayanıklılık da arıyor. Güven arıyor. Veri arıyor. Dönüşüm kapasitesi arıyor. Ve sermaye artık yalnızca kazandıran değil, ayakta tutan sistemlerin peşinden gidiyor.
