YENİ KÜRESEL EKONOMİYİ ANLAMAK (2)
AYÇA TEKİN-KORU
Stratejik özerklik, her şeyi Avrupa’da üretmek demek değil. Asıl mesele, gerektiğinde tercih yapabilme kapasitesine sahip olmak. Enerjide, savunmada, yarı iletkenlerde, ilaçta, kritik minerallerde ve temiz teknolojilerde başkalarının kararlarına bütünüyle bağlı kalmamak. Başka bir ifadeyle bağımlılığı ortadan kaldırmak değil, yönetmek.
Geçen yazıda Avrupa’da sanayi politikasının geri dönüşünü ele almıştım.
Karbon fiyatlamasının artık yalnızca çevreyi korumaya yönelik bir araç olmadığını; üretimin yönünü, teknolojik yatırımları ve şirketlerin dönüşümünü şekillendiren bir sanayi politikası aracına dönüştüğünü anlatmıştım.
Bu değişimin arkasında daha büyük bir dönüşüm var.
Yaklaşık otuz yıl boyunca küresel ekonominin temel sorusu şuydu:
“Bir ürünü en ucuza nerede üretebiliriz?”
Bugün ise giderek başka bir soru öne çıkıyor:
“Bu ürünü kimden almak güvenli?”
İki soru arasındaki fark, küresel ticaretin geçirdiği dönüşümü özetliyor.
Stratejik özerklik ne demek?
Avrupa Birliği bu dönüşümü “açık stratejik özerklik” kavramıyla anlatıyor.
İlk bakışta biraz çelişkili bir ifade. Hem açık olacaksınız hem de özerk kalacaksınız.
Aslında anlatılmak istenen şu: Avrupa dünya ekonomisinden kopmak istemiyor. Ticaret yapmaya, yabancı yatırım çekmeye ve küresel değer zincirlerinin içinde kalmaya devam etmek istiyor. Ancak yaşamsal önemdeki ürünlerde ve teknolojilerde tek bir ülkeye ya da dar bir tedarikçi grubuna aşırı bağımlı olmak da istemiyor. Avrupa Birliği’nin kendi tanımlamasında da stratejik özerklik, ekonomik açıklığı korurken tercih yapabilme ve aşırı bağımlılıkları azaltabilme kapasitesiyle ilişkilendiriliyor.
Dolayısıyla stratejik özerklik, her şeyi Avrupa’da üretmek demek değil.
Asıl mesele, gerektiğinde tercih yapabilme kapasitesine sahip olmak. Enerjide, savunmada, yarı iletkenlerde, ilaçta, kritik minerallerde ve temiz teknolojilerde başkalarının kararlarına bütünüyle bağlı kalmamak.
Başka bir ifadeyle bağımlılığı ortadan kaldırmak değil, yönetmek.
Bağımlılık ne zaman sorun oldu?
Küresel değer zincirleri uzun yıllar boyunca verimlilik ilkesi etrafında kuruldu. Üretimin her aşaması, en düşük maliyetle nerede yapılabiliyorsa oraya taşındı. Şirketler stoklarını azalttı, tedarikçilerini daralttı ve “tam zamanında üretim” sistemleri geliştirdi.
Normal zamanlarda bu model son derece başarılıydı.
Fakat normal zamanlar sona erdi.
Pandemi sırasında basit tıbbi malzemelerin dahi bulunamaması, tedarik zincirlerindeki yoğunlaşmanın maliyetini gösterdi. Yarı iletken kıtlığı otomotivden elektroniğe kadar birçok sektörde üretimi aksattı. Rusya-Ukrayna Savaşı, ucuz ama tek kaynağa dayanan enerjinin ne kadar kırılgan bir büyüme modeli oluşturduğunu ortaya koydu. Çin’in kritik minerallerden bataryalara kadar birçok stratejik alanda ulaştığı ağırlık ise ekonomik bağımlılığın jeopolitik bir baskı aracına dönüşebileceği kaygısını artırdı. Bu gelişmeler, Avrupa’nın ekonomik güvenlik stratejisinde tedarik zincirleri, teknoloji güvenliği, kritik altyapı ve ekonomik bağımlılıkların birlikte ele alınmasına yol açtı.
Böylece şirketlerin etkinlik hesabına devletlerin güvenlik hesabı eklendi.
Draghi Raporu’nun asıl mesajı
Daha önce yayımlanan bir yazımda Draghi Raporu’nu ayrıntılı biçimde ele almış ve Avrupa’nın zemin kaybetmesinin Türkiye için doğurabileceği fırsatları ve tehditleri tartışmıştım.
Draghi Raporu yeni bir sorun keşfetmedi. Fakat Avrupa’nın inovasyon açığını, yüksek enerji maliyetlerini, yeşil dönüşümünü ve stratejik bağımlılıklarını tek bir bütünün parçaları olarak ele aldı.
Raporun asıl önemi burada yatıyordu.
Avrupa’nın rekabet gücü artık yalnızca daha üretken şirketlere sahip olmakla ilgili değildi. Enerji güvenliği, teknoloji kapasitesi, savunma sanayisi, finansman olanakları ve kritik girdilere erişim de rekabet gücünün parçası hâline gelmişti. Draghi’nin önerilerinin daha sonra Avrupa Komisyonu’nun Rekabetçilik Pusulasına önemli ölçüde yansıması, bu yaklaşımın yalnızca bir rapor olarak kalmadığını da gösteriyor.
Yani ekonomi politikası ile güvenlik politikası birbirine yaklaşıyordu.
Riskten arınmak mı, dünyadan kopmak mı?
Bu yeni dönemin en sık kullanılan kavramlarından biri “de-risking”, yani risk azaltma.
Avrupa, özellikle Çin ile ilişkilerinde “decoupling”, yani ekonomik bağları tamamen koparma fikrinden uzak durduğunu vurguluyor. Bunun yerine belirli ürünlerde tedarikçileri çeşitlendirmeyi, kritik üretim kapasitesini Avrupa’da geliştirmeyi ve güvenilir ortaklarla yeni bağlar kurmayı hedefliyor.
Bu yaklaşım üç kelimeyle özetlenebilir: Geliştir, koru, ortaklık kur.
Avrupa Birliği’nin ekonomik güvenlik stratejisi de bu üç sütuna dayanıyor. Avrupa bir yandan kendi sanayi, araştırma ve teknoloji kapasitesini geliştirmeye çalışıyor. Diğer yandan yabancı yatırımları, teknoloji transferlerini ve kritik altyapıları daha yakından denetliyor. Aynı zamanda benzer kaygıları paylaşan ülkelerle hammadde, enerji, teknoloji ve ticaret ortaklıkları kuruyor.
“Friend-shoring” ve “near-shoring” kavramları da bu noktada önem kazanıyor.
Friend-shoring, üretimin siyasi ve ekonomik açıdan güvenilir görülen ülkelere kaydırılması demek. Near-shoring ise üretimin nihai pazarlara daha yakın coğrafyalara taşınmasını ifade ediyor.
Artık coğrafi yakınlık ve siyasi güvenilirlik, düşük ücret kadar önemli bir üretim faktörü.
Serbest ticaret sona mı eriyor?
Hayır.
Ama serbest ticaretin dayandığı varsayımlar değişiyor. Eski yaklaşımda ekonomik karşılıklı bağımlılığın ülkeleri birbirine yaklaştıracağı ve çatışma ihtimalini azaltacağı düşünülüyordu. Bugün ise aynı bağımlılığın enerji, teknoloji, finans veya kritik hammaddeler üzerinden bir baskı aracına dönüşebileceği kabul ediliyor.
Bu nedenle ticaret politikası artık yalnızca gümrük vergilerini azaltmakla ilgilenmiyor. Hangi teknolojinin ihraç edilebileceği, hangi yatırımın güvenlik incelemesine tabi tutulacağı, hangi girdilerin ülkede üretilmesi gerektiği ve hangi ülkelerle stratejik ortaklık kurulacağı ticaret politikasının merkezine gelmeye başlıyor.
Sonuç, tamamen kapalı bir dünya ekonomisi değil. Daha seçici, daha bölgesel ve güvenlik kaygılarının daha belirleyici olduğu bir küreselleşme. Dünya Ticaret Örgütü bünyesinde yapılan çalışmalar da friend-shoring, near-shoring ve büyük güçler arasındaki ayrışmanın küresel ticaretin parçalanması riskini artırdığına dikkat çekiyor.
Bu dönüşüm masum mu?
Elbette değil.
Her ülke giderek daha fazla sektörü “stratejik” ilan ederse, stratejik özerklik kolaylıkla korumacılığın yeni adı hâline gelebilir. Ulusal güvenlik gerekçesi sınırsız biçimde kullanıldığında, verimsiz şirketleri korumak, yabancı rakipleri dışlamak ve siyasi olarak güçlü sektörlere kaynak aktarmak kolaylaşır.
Bu nedenle asıl ayrım, açıklık ile kapalılık arasında değil; gerçek bir dayanıklılık politikası ile çıkar gruplarını koruyan keyfî müdahaleler arasındadır.
Hangi bağımlılığın gerçekten kritik olduğu açıkça gösterilmeli. Destekler belirli hedeflere, ölçülebilir sonuçlara ve zaman sınırlarına bağlanmalı.
Aksi hâlde stratejik özerklik, ekonomik güvenliği artırmak yerine maliyeti yüksek bir teşvik ve koruma yarışına dönüşebilir.
Son söz
Serbest ticaret ortadan kalkmıyor. Ama en düşük maliyetin tartışmasız üstünlüğü sona eriyor.
Yeni küresel ekonomide verimlilik hâlâ önemli. Fakat artık tek ölçüt değil. Dayanıklılık, güvenlik, teknolojik kapasite ve siyasi güvenilirlik de ekonomik kararları şekillendiriyor.
Dünün sorusu şuydu:
“En ucuza kim üretiyor?”
Bugünün sorusu ise şu:
“Zor zamanlarda kime güvenebilirim?”
Önümüzdeki dönemde ülkelerin küresel ekonomideki yerini belirleyecek olan, bu ikinci soruya verebildikleri cevap olacak.
* Bu yazı, yeni küresel ekonomi politiğin dönüşümünü ele alan yazı dizisinin ikinci halkasıdır. Bir sonraki yazıda, ABD, Avrupa Birliği ve Çin arasında giderek hızlanan teşvik yarışını ve yeni nesil korumacılığın küresel ekonomiyi nasıl değiştirdiğini ele alacağım.
Türkiye bu tablonun neresinde?
Türkiye açısından ilk bakışta önemli bir fırsat var. Avrupa’ya coğrafi yakınlık, gelişmiş sanayi altyapısı, Gümrük Birliği ve uzun yıllara dayanan üretim ilişkileri Türkiye’yi doğal bir near-shoring adayı yapıyor. Nitekim Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki mal ticareti 2025 yılında 217,6 milyar avroyu aşmış durumda. Türkiye, Avrupa Birliği’nin dünyadaki en büyük beşinci mal ticareti ortağı.
Ama coğrafi yakınlık tek başına yeterli değil. Yeni dönemde “yakın ülke” olmak ile “güvenilir ortak” olmak aynı şey değil. Avrupa’nın stratejik üretim çevresinde yer almak isteyen bir Türkiye’nin yalnızca düşük maliyetli üretim sunması yetmez. Karbon standartlarına uyum, enerji dönüşümü, dijital güvenlik, fikri mülkiyetin korunması, öngörülebilir kurallar ve kurumsal istikrar da üretim kararlarının parçası hâline geliyor.
Türkiye için asıl soru bu nedenle şudur: Avrupa’nın tedarik zincirlerine daha fazla mal satan bir ülke mi olacağız, yoksa Avrupa’nın yeni ekonomik güvenlik mimarisinin güvenilir ortaklarından biri mi? İkisi aynı şey değil.
