AYÇA TEKİN KORU
Avrupa Birliği'nde son haftalarda karbon politikalarıyla ilgili önemli bir düzenleme tartışılıyor.
17 Temmuz’da sunulan bu değişiklik önerisi, ilk bakışta oldukça teknik görünüyor. Oysa asıl hikâye karbon değil. Asıl hikâye, Avrupa'nın devlet ile piyasa arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlamaya başlaması.
Önce meseleyi en basit haliyle anlatalım.
Avrupa Birliği yaklaşık yirmi yıldır Emisyon Ticaret Sistemi'ni (ETS) uyguluyor. Bu sistemde belirli sektörlerde faaliyet gösteren şirketler atmosfere saldıkları karbon için bedel ödüyor. Daha az karbon salan şirketler avantaj kazanırken, daha fazla salanlar ilave emisyon hakkı satın almak zorunda kalıyor.
Ancak sistemin başından beri önemli bir sorun vardı. Avrupa'daki üretici karbon maliyetine katlanırken, aynı ürünü karbon maliyeti olmayan ülkelerde üreten firmalar daha avantajlı hâle gelebiliyordu. Bu durum üretimin Avrupa dışına kaymasına yol açabilirdi. Avrupa Birliği bu riski azaltmak amacıyla Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması'nı (SKDM) geliştirdi. Amaç, Avrupa'ya ithal edilen ürünlerin de benzer bir karbon maliyetine katlanmasını sağlamaktı.
AB, "Dönüşüm için yatırım yaparsan seni desteklerim" diyor
Bugün tartışılan değişiklik ilk bakışta ücretsiz emisyon tahsislerinin kaldırılma takvimine ilişkin teknik bir düzenleme gibi görünüyor. Ücretsiz tahsislerin tamamen kaldırılacağı tarihin 2034’ten 2038’e ötelenmesi gündemde.
Ama satır aralarına bakıldığında çok daha önemli bir değişim dikkat çekiyor. Eskiden ücretsiz tahsisler büyük ölçüde Avrupa sanayisinin rekabet gücünü korumak amacıyla veriliyordu. Yeni öneride ise bu tahsislerden tam olarak yararlanabilmek için şirketlerin karbon emisyonlarını azaltmaya yönelik yatırım yaptıklarını göstermeleri bekleniyor.
Başka bir ifadeyle Avrupa Birliği artık yalnızca, "Kirletiyorsan bedelini öde" demiyor. Şunu da söylüyor: "Dönüşüm için yatırım yaparsan seni desteklerim."
İşte asıl haber burada.
Bu değişiklik neden önemli?
Çünkü bu düzenleme yalnızca karbon politikasını değiştirmiyor.
Devlet ile piyasa arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına dair anlayışın da değiştiğini gösteriyor.
Bunu anlayabilmek için epeyce geriye gitmek gerekiyor.
Otuz yıl boyunca hâkim düşünce neydi?
1989 yılında iktisatçı John Williamson'ın Washington Uzlaşısı adını verdiği yaklaşım, uzun yıllar ekonomi politikalarına yön verdi.
Temel mesaj oldukça açıktı: Piyasalar kaynakları en etkin şekilde dağıtır. Devlet ekonomiye mümkün olduğunca az müdahale etmelidir. Serbest ticaret refah yaratır. Özelleştirme, serbestleşme ve mali disiplin büyümenin temelidir.
Sanayi politikası ise çoğu zaman devletin "kazanan seçmeye" çalıştığı ve kaynak israfına yol açan bir yaklaşım olarak görülüyordu.
Bu anlayış yalnızca gelişmiş ülkelerde değil, gelişmekte olan ülkelere yönelik uluslararası politika önerilerinde de etkili oldu.
İlk büyük kırılma 1997'de yaşandı.
1997 Asya Finansal Krizi, serbest sermaye hareketlerinin ve hızlı finansal serbestleşmenin her zaman beklenen sonuçları üretmediğini gösterdi.
Kriz yalnızca Asya’nın gelişmekte olan ekonomileri sarsmadı. Ekonomi politikalarına ilişkin temel kabulleri de sorgulatmaya başladı.
O dönemde Dünya Bankası'nın baş iktisatçısı olan Joseph Stiglitz, güçlü kurumların, iyi yönetişimin ve devlet kapasitesinin önemini vurgulayarak Washington Uzlaşısını eleştiren en önemli isimlerden biri oldu.
Böylece literatürde Washington Sonrası Uzlaşı olarak anılan yeni yaklaşım şekillenmeye başladı. Bu yeni yaklaşım piyasayı reddetmiyordu. Ama piyasanın tek başına yeterli olmadığını söylüyordu. Kurumlar önemliydi. Devlet önemliydi. Kamu politikalarının niteliği önemliydi.
2008 ise tartışmayı bitirdi.
2008 Küresel Finans Krizi yalnızca bankaları değil, eski düşünceyi de sarstı.
Dünyanın en gelişmiş ekonomileri bile finansal sistemi ayakta tutabilmek için devasa kamu müdahalelerine başvurdu.
Birçok siyasetçi ve iktisatçı için bu kriz, Washington Uzlaşısının sonu olarak görüldü. Artık tartışma,
"Devlet ekonomiye müdahale etmeli mi?" değil, "Devlet ekonomiye nasıl müdahale etmeli?" sorusuna dönüşmüştü.
Sonra dünya yeniden değişti.
Pandemi küresel tedarik zincirlerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Maske bulunamadı. Çip bulunamadı. İlaç bulunamadı. Limanlar durdu. Nakliye maliyetleri katlandı. Bir anda en düşük maliyet tek hedef olmaktan çıktı. Dayanıklılık da en az verimlilik kadar önemli hâle geldi.
Ardından Rusya-Ukrayna Savaşı enerji güvenliğini yeniden gündemin merkezine taşıdı.
Çin'in kritik mineraller, bataryalar ve temiz teknolojilerde ulaştığı kapasite ise stratejik bağımlılık tartışmalarını hızlandırdı.
Ekonomi ile jeopolitik artık birbirinden ayrı düşünülemiyordu.
Devlet yeniden sahnede.
Üstelik eski yöntemlerle değil. Bugün devletler yalnızca üretimi korumaya çalışmıyor. Dönüşümü yönlendirmeye çalışıyor. Temiz teknolojileri destekliyor. Stratejik sektörleri teşvik ediyor. Kritik hammaddelere erişimi güvence altına almaya çalışıyor. Karbon politikalarını da bu dönüşümün bir parçası olarak kullanıyor.
Aslında bu dönüşümün işaretleri uzun süredir vardı. Başta Dani Rodrik olmak üzere birçok iktisatçı, devletin üretken dönüşümde, teknoloji geliştirmede ve kurumsal kapasite oluşturmada yeniden etkin bir rol üstlenmesi gerektiğini yıllardır savunuyordu.
Bugün Avrupa Birliği'nin izlediği yol, bu tartışmaların uygulamadaki yansımalarından biri olarak okunabilir:
ETS’de önerilen son değişiklik de bu nedenle önemli. Çünkü karbon fiyatlaması artık tek başına bir çevre politikası değil. Aynı zamanda bir sanayi politikası aracı.
Bu korumacılık mı?
Kısmen.
Ama eksik bir tanım olur. Bugün tanık olduğumuz dönüşüm, klasik ithal ikameci sanayi politikalarının geri dönüşü değil. Daha çok, belirli hedeflere bağlı, performansı esas alan ve dönüşümü teşvik eden yeni nesil bir sanayi politikası.
Devlet yeniden ekonomide. Ama eski araçlarla değil. Yeşil dönüşümü, teknolojik gelişmeyi, stratejik özerkliği ve ekonomik dayanıklılığı birlikte gözeten yeni araçlarla.
Türkiye hangi soruyu sormalı?
Türkiye'de tartışmalar çoğu zaman şu soruya sıkışıyor:
"SKDM ihracatımızı ne kadar etkileyecek?"
Bu önemli. Ama yeterli değil. Asıl soru şu olmalı:
“Avrupa'nın sanayi politikası kalıcı olarak değişiyorsa, Türkiye bu yeni döneme nasıl hazırlanacak?”
Çünkü Avrupa artık yalnızca karbon emisyonlarını azaltmaya çalışmıyor. Aynı zamanda geleceğin üretim yapısını da şekillendiriyor.
Son söz
Belki de bugün yaşadığımız değişim, serbest ticaretin sonu değil.
Daha doğru ifadeyle, serbest ticaretin yeniden tanımlandığı bir dönemin başlangıcı.
İklim politikası, sanayi politikası, teknoloji politikası ve jeopolitik artık birbirinden ayrı değil.
Bu nedenle Avrupa'da bugün tartışılan ETS değişikliklerini yalnızca teknik bir karbon düzenlemesi olarak okumak eksik kalır. Asıl değişim çok daha büyük. Karbonun ötesinde, Avrupa'da devlet yeniden sanayi politikası yapıyor.
Ancak burada bir uyarıyı da unutmamak gerekir. Devletin ekonomide daha etkin rol üstlenmesi tek başına başarı garantisi değildir.
Geçmişte pek çok başarısız sanayi politikaları da gördük. Başarılı örnekler de.
Farkı yaratan, devletin ekonomiye müdahale edip etmemesi değil; bunu hangi kurumlarla, hangi kurallarla ve hangi hesap verebilirlik mekanizmalarıyla yaptığıdır.
Önümüzdeki yıllarda asıl tartışma da büyük olasılıkla burada yoğunlaşacak.
* Bu yazı, yeni küresel ekonomi politiğin dönüşümünü farklı boyutlarıyla ele almayı amaçlayan bir yazı dizisinin ilk halkasıdır. Bir sonraki yazıda, serbest ticaret anlayışının neden “stratejik özerklik” ekseninde yeniden şekillendiğini ve bunun küresel ticaret sistemi ile Türkiye açısından ne anlama geldiğini ele alacağım.
