Türkiye’nin onbinlerce mikro ihracatçıya değil, küresel ölçekte rekabet edebilecek binlerce orta ve büyük ölçekli işletmeye ihtiyacı var. Organik büyüme hızı, küresel rekabetin gerisinde iken, "inorganik büyüme" merkezli yeni nesil sanayi politikaları hayata geçirilmeli.
103 yaşını kutladığımız Cumhuriyet, Türkiye için sadece bir rejim değişikliğini, devletin yeni düzenini temsil etmiyor. Bunun yanında bilimden sanata, eğitimden sanayileşmeye kadar pek çok alanda köklü bir dönüşümün de simgesi.
Türkiye, sanayileşme serüvenine Batılı ülkelerden bir hayli geç başladı. İlk tohumların atılması da, fidanlara dönüşmesi de devletin inisiyatifi ve yönlendirmesi ile gerçekleşti. Geçen 103 yıllık hikayemizde muhteşem başarı örnekleri de var, ders alınacak hatalar da. Görünen o ki; hikayemizin bundan sonraki bölümlerinde yine devletin yönlendirme ve kılavuzluğuna ihtiyaç olacak.
Bir ekonomideki işletmelerin çok büyük kısmını KOBİ’ler oluşturur. ABD’den Norveç'e, Kenya'dan Tayland'da kadar durum bu. Bizde de öyle ama bir farkla. Türkiye'de mikro ve küçük ölçekli işletmelerin toplam işletmelerdeki payı diğer ülkelere göre daha yüksek. Yani sıra mikrodan küçük boya, küçükten orta boya, ortadan büyük ölçekle geçebilen firmalarımızın son derece sınırlı. Tüm bunlar, ölçek sorununu gündemde tutuyor.
Türkiye ekonomisinin sürdürülebilir kalkınma hedefleri, imalat sanayinin katma değer üretme kapasitesiyle doğrudan ilintili. Ancak mevcut makroekonomik veriler, sanayimizin stratejik bir yapısal erozyonla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
İmalat sanayinin GSYH içindeki payı 2025’te yüzde 15,4 ile şimdiye kadarki en düşük düzeyine gerilemişti. Bu yılın ilk çeyreğinde oran yüzde 14,9'a düştü. Bu veri, sadece bir konjonktür dalgalanması değil, "erken sanayisizleşme" riskinin somut bir tezahürü.
Güney Kore (yüzde 26,6), Çin (yüzde 24,9) ve Vietnam (yüzde 24,4) gibi rakiplerimiz sanayi paylarını koruyup geliştirirken, Türkiye sanayisinin 2022'den bu yana reel bazda yerinde sayması küresel rekabet gücümüzün zayıfladığına işaret ediyor.
"Bağışıklık sistemimizin" en güçlü kaleleri olan beklenen İSO 500 şirketlerinden 152'sinin zarar beyan etmesi (2001 krizinden bu yana en yüksek seviye) ve toplam karların yüzde 85'inin faiz giderlerine gitmesi, yapısal kırılganlığın en büyük şirketlerde bile yaygın olduğunu gösterirken, KOBİ'lerin bu gruptan daha iyi bir durumda olmasını bekleyemeyiz.
Teorideki tüm bilgi, pratikteki tüm veriler, finansman maliyetlerinden borç vadesine, verimlilikten ar-ge ve yenilikçilik kapasitesine kadar pek çok alanda büyük işletmelerin KOBİ’lerden daha iyi durumda olduğuna işaret ediyor. Aslına bakarsanız bu KOBİ’ler ve büyük işletmeler arasında bir ayrım değil. Küçük boy işletmeler mikro işletmelerden, orta boy işletmeler mikro ve küçük boy işletmelerden, büyük işletmeler ise kendinden küçük ölçekli tüm segmentlerden daha iyi göstergelere sahip. Üstelik bu durumumuz vadede bir iyileşme göstermiyor. Bu anatomik farklılık birden çok sebepten kaynaklanıyor diye düşünüyorum.
Kalan yüksek enflasyon bunlardan biri. Yaklaşık 50 yıldır kesintilerle de olsa ülkemizde enflasyon sorunu var ve bunun büyüme üzerinde oldukça baskılayan bir faktör olduğunu biliyoruz. İkincisi ortaklık kültürünün eksikliği. Güç birliği yapıp verimlilik artırmak yerine "küçük olsun benim olsun", "azıcık aşım kaygısız başım" gibi geleneksel kabuller iş hayatında dabanetmeyen çok büyük bir kitle var. Üçüncüsü, kamu düzenlemelerinin ortaklıklar yoluyla büyümeyi özendirme konusunda çok da yeterli olduğunu söylemek zor.
ŞU BİRKAÇ VERİ DERDİMİ DAHA İYİ ANLATMAYA YARDIM EDEBİLİR
Sanayimizdeki 480 bin girişimin 418 binini mikro ölçekli işletmeler oluşturuyor. Bunların yıllık cirosu ortalama 140 bin dolar. Küçük işletmelerin sayısı 45 bin civarında ve ortalama yıllık cirolu 2,1 milyon dolar. Orta ölçekli girişim sayısı 13 bin civarında ve ciro ortalamaları 12,4 milyon dolar. Büyüklerin sayısı ise 2500 düzeyinde ve ciroları ortalama 162 milyon dolar.
Soru şu: yıllık cirosu 140 bin dolar olan mikro ölçekli bir Türk girişiminden marka yaratmasını, ar-ge yapmasını, inovasyona kafa yormasını bekleyebilir miyiz? Dikkat edin karlılıktan değil, cirodan bahsediyoruz. Cevap? Peki aynı soruyu küçük ölçekli işletmelerimiz için sorsak farklı sonuç alacağımızı düşünüyor musunuz? Elbette hayır. Yıllık 2 milyon dolar ciro yaratabilen bir işletme, bugün iki nitelikli Ar-Ge mühendisinin yıllık maliyetini zor karşılayabilir. Mikro ve küçük ölçekli firmalar ile endüstri 4.0 veya yüksek katma değerli üretimin herhangi bir boyutundan bahsetmek maalesek mümkün değil.
Ölçek yetersizliğinin bir başka tezahürü de, bu nitelikteki firmaların ihracatta büyük pazarlara mal arz etme konusundaki yetersizlikleri. Dolayısıyla ölçeğin satışlar üzerindeki etkileri iç pazar kadar, ihracata çalışanlar için de geçerli.
Ölçekteki bu yetersizlik, işletmeleri sadece fason üretime ve TL'nin değer kaybına dayalı "yıkıcı fiyat rekabetine" mahkûm ederek bağışıklık sistemimizi daha da zayıflatıyor. O nedenle, sanayi yapılanmamızın ve KOBİ'lerin her rönesansına ihtiyacı olduğuna inanıyorum.
Bu ihtiyacı pekiştiren başka bir sorun ise sanayideki girişimlerin sektörel dağılımından kaynaklanıyor. Firmalar, yüksek katma değerli alanlar yerine geleneksel sektörlerde kontrolsüz bir şekilde yığılmış durumda. Bugün Türkiye’deki sanayi işletmelerinin yüzde 20’si (yaklaşık 90 bin firma) sadece tekstil ve hazır giyim sektöründe. Küresel mal ticaretinde tekstil ve giyimin payı sadece yüzde 3 iken, Türkiye sanayisindeki bu yüzde 20’lik yoğunluk, kaynak dağılımındaki devasa asimetriyi gözler önüne seriliyor. Bu yığılmanın yarattığı "atıl kapasite" ve "kan kaybı" verilere de yansıyor:
İSO 500 listesindeki tekstil ve giyim firması sayısı 2021'den 59 iken, 2025'te 29'a geriledi.
Veri; tüketim artarken hazır giyim ithalatı 2020'den bu yana 3 katına çıktı.
Son birkaç yılda konkordato ilan eden firmalarda geleneksel sektörlerin ağırlığı fazla.
Sanayide işletmelerin yüzde 14'ü fabrikasyon metal ürünleri imalatında. 70 bine yakın imalatçının bulunduğu bu sektörde, firma başına ortalama yıllık ciro sadece 730 bin dolar; Türkiye ortalamasının yarısı kadar. Son derece parçalı bir yapıya sahip bu sektör toplam sanayi istihdamının yüzde 10'unu barındırıyor.
Türkiye'nin "Hangi sektörde ne kadar üretime ve bu üretim hacmi için kaç firmaya ihtiyacımız var?" sorusuna bir cevabı olmalı. Yatırım izinleri ve teşvikleri bu kapsamda verilmeli.
Asya ekonomilerinin küresel üretimin yarısını domine ettiği, Avrupa Birliği'nin "Made in Europe" ve "Sınırda Carbon Düzenleme Mekanizması" gibi adımlarla oyunun kurallarını yeniden yazdığı, yine AB'nin ticaret anlaşmaları ağını sürekli genişlettiği ve ABD'nin gümrük vergilerini artırdığı bir konjonktürde, geleneksel sektörlerde ve mikro-küçük ölçekte yoğunlaşmış bir sanayi yapısı ile uzun vadede mücadele etmek mümkün değil.
Türkiye'nin onbinlerce mikro ihracatçıya değil, küresel ölçekte rekabet edebilecek binlerce orta ve büyük ölçekli işletmeye ihtiyacı var. Organik büyüme hızı, küresel rekabetin gerisinde iken, "inorganik büyüme" merkezli yeni nesil sanayi politikaları hayata geçirilmeli. Ben bunun 3 adımı olması gerektiğini düşünüyorum.
1- Kentsel dönüşümde uygulanan modelin bir benzeri, sanayi şirketleri için uygulanabilir. Kamusal bir "birleştirici yapı" olarak kurgulanacak bu kurum, parçalı yapıdaki küçük işletmeleri inorganik yollarla bir araya getirerek ölçek ekonomisine geçişi katalize edebilir. Yatırım, istihdam ve ihracat destekleri "mevcut ölçeği muhafaza etmeye" değil, "bir üst ölçeğe geçmeye" verileceklerle endekslenmeli.
2- Serbest piyasa, kaynak tarafına izin verecek bir başıboşluk olarak görülmemeli. Devlet, stratejik planlama dahilinde aşırı yığılmış sektörlere girişleri sınırlandırmalı ve sermayeyi ihtiyaç duyulan yüksek teknolojili alanlara (makine, kimya, elektronik vb.) yönlendirmeli.
3- Ülkede sanayi arazi fiyatları çok yüksek olduğu için, konutlardaki kentsel dönüşüm politikaları gibi, TOKİ ya da benzeri bir kurum, sanayicilere uygun fiyatlı arsa temin etmeli, fabrika inşaatını yapmalı ve bunu girişimcilere uzun vadeli kiralamalı. Ancak bu küçük sanayi sitelerinde değil, birleşerek ölçeğini büyüten işletmelere sunulan bir avantaj olmalı.
Türkiye sanayisi, "mikro ölçekte kalarak marjinalleşmek" ile "ölçek büyüterek küresel oyuncu olmak" arasında tarihsel bir tercihin eşiğinde. Bağışıklık sistemini güçlendirmenin tek yolu, parçalı ve verimsiz yapıdan bütünleşik ve büyük ölçekli bir sanayi mimarisine geçmek. Bu dönüştürücü bir tercih değil, bir hayatta kalma meselesi olarak görmek gerekiyor. Türkiye, devletin yönlendirici gücüyle bir "Sanayi Rönesansı" başlatmak zorunda.