AB’nin “Made in Europe” yaklaşımı, Türkiye’nin otomotiv ihracatı ve Avrupa’yla bütünleşmiş üretim zinciri için yeni riskler doğuruyor. Otomotiv ihracatının yüzde 72,5’ini AB’ye yapan Türkiye’nin, mevcut yatırımlarını ve tedarik zincirlerini korumak için ortak üretim gücünü somut verilerle ortaya koyması ve müzakere masasına kapsamlı bir stratejiyle oturması gerekiyor.
Düşünün: Avrupa, desteklerden yararlanacak bir otomobil için parçalarının en az yüzde 70’inin Avrupa kaynaklı olmasını, bataryasının da belirli bir bölümünün Avrupa’da üretilmesini istiyor. Türkiye’de üretilen parçalar bu hesaba katılmazsa, burada üretilen araç Avrupa’daki alım desteklerinden ya da kamu ihalelerindeki tercihlerden yararlanamayabilir. Üretici açısından bu, yalnızca bir kural değişikliği değil; parçaları nereden alacağını, yeni modelini nerede üreteceğini ve yatırımını hangi ülkeye yapacağını etkileyen bir maliyet hesabı. Otomotiv ihracatımızın yüzde 72,5’inin AB’ye gittiği düşünülürse, bu hesabın Türkiye’deki fabrikalara ve tedarikçilere dokunması kaçınılmaz.
Fransa ile Almanya’nın otomotivde “Made in Europe” için vardığı uzlaşma henüz AB düzenlemesi değil; ancak Avrupa’nın sanayi politikasındaki yeni yönü gösteriyor. Destek ve kamu alımlarında üretim yerine göre tercih yapılması, Türkiye’deki fabrikaları ve tedarikçileri etkileyebilir. Türkiye’nin bu çerçevenin dışında kalması, otuz yıllık üretim ortaklığının yeni kurallarda nasıl karşılık bulacağı ve Türkiye’nin bu pazarlığa hangi güçle oturacağı sorularını gündeme getiriyor.
Eski anlaşma, yeni ekonomi
Türkiye ile AB arasında 1996’da yürürlüğe giren Gümrük Birliği sanayi mallarının önemli bölümünde ticareti serbestleştirdi. Ancak tarım, hizmetler ve kamu alımları aynı kapsamda değil. Türkiye, ortak gümrük tarifesi ve ilgili kurallara uyum sağlarken AB’nin bu kuralları üçüncü ülkelerle müzakere ettiği masada bulunmuyor.
Bu dengesizlik uzun süredir biliniyor. Modernizasyon hazırlıkları 2015’te başladı; Avrupa Komisyonu 2016’da müzakerelerin açılmasını önerdi. Konsey’deki çalışma 2017’de kesildi. 2018’de modernizasyon için yeni bir çalışma öngörülmediği açıklandı; 2019’da bu tutum tekrarlandı. Siyasi ilişkiler kötüleştikçe ticaret çerçevesi de yerinde saydı.
Üçüncü ülke anlaşmalarında sorun daha somut. AB, başka ülkelerle serbest ticaret anlaşması yapabiliyor. Türkiye bu müzakerelerde taraf değil; buna karşılık AB’nin ortak ticaret politikasına uyum baskısı taşıyor. AB’nin anlaşma yaptığı ülkenin Türkiye’yle ayrıca anlaşma yapma isteği zayıf: Gümrük Birliği üzerinden Türk pazarına ulaşma imkânı varken, Türkiye’ye kendi pazarında aynı erişimi vermek için neden acele etsin?
Bu düzenin etkisi yalnızca pazarlık masasında hissedilmiyor. Bilimsel çalışmalar da AB’nin Türkiye olmadan yaptığı anlaşmaların Türkiye’nin ticaretinde anlamlı bir artış yaratmadığını; Türkiye’nin ortak tarifeye uyumunun da bu ülkelerle ilişkide yıllarca farklılaştığını buluyor.
Bugünkü ilişkide karşılıklı şikâyetler de var. AB, Türkiye’nin bazı ticaret önlemlerini ve kamu alımlarındaki yerli tercihleri sorun olarak kayda geçiriyor. Türkiye ise karar süreçlerine katılamamaktan, üçüncü ülke anlaşmalarındaki asimetriden, taşımacılık kotalarından ve vize engellerinden yakınıyor. Bu başlıkların tümü aynı hukuki kategoriye girmiyor; ama hepsi ticaretin gerçek maliyetini ve öngörülebilirliğini etkiliyor.
Önce oyunun hedefini belirlemek
Almanya ve Fransa tarafından atılan bu yeni adıma karşılık müzakerenin hedefi “Türkiye’yi de Avrupa sayın” gibi sembolik bir talep olamaz. Hangi kurallarda eşit erişim istendiği açıkça belirlenmeli.
Otomotivde ilk hedef, Türkiye’deki mevcut Avrupa yatırımlarının ve bunlara bağlı tedarik zincirlerinin yeni teşvik kurallarıyla cezalandırılmamasını güvenceye almak... Sonraki hedef, belirli ve ölçülebilir koşulları karşılayan Türkiye üretiminin kamu alımları, araç teşvikleri ve ilgili destek programlarında uygun sayılması. Bu koşullar; Avrupa’yla gerçek ekonomik entegrasyonu, karbon performansını, karşılıklı pazar erişimini ve tedarik güvenliğini ölçmeli. Siyasi takvime göre çizilmiş bir tarih, tedarik zincirinin niteliğinin yerine geçmemeli.
Böylesi bir talep gerçekçi bir pazarlık alanına da sahip… Avrupa Otomobil Üreticileri Birliği, Temmuz ayında yayımladığı görüşte Türkiye’yi bütünüyle Avrupa kapsamına alma çağrısı yapmadı; AB ve İngiltere merkezli bir coğrafi çerçeve önerirken Türkiye’deki mevcut Avrupa yatırımlarının hedefli biçimde korunmasını savundu. Toyota ise “Made with Europe” yaklaşımıyla Türkiye gibi güvenilir ortakların, karşılıklılık koşuluyla kapsama alınmasını istedi. Bu farklılık, Avrupa sanayisinin tek bir aktör gibi hareket etmediğini gösteriyor. Türkiye’nin görevi, bütün Avrupa’nın aynı talebi desteklediğini varsaymak değil; ortak çıkarın bulunduğu noktaları bulup koalisyon kurmak.
Kim oynayacak?
Bu müzakerenin tek bir siyasi sözcüsü ve tek bir teknik dosyası olmalı. Ticaret Bakanlığı ortak ticaret politikası, üçüncü ülke anlaşmaları ve Gümrük Birliği başlığını yürütmeli. Dışişleri Bakanlığı ve Brüksel’deki temsilcilikler, üye devletlerle ve AB kurumlarıyla siyasi kanalları işletmeli. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, otomotivdeki üretim, yatırım ve teknoloji verisini; ilgili kurumlar da karbon ve kamu desteği koşullarını ortaya koymalı. Yani koordine olunmalı!
İş dünyası müzakere masasının yerini almamalı; masadaki iddiaları kanıtlamalı. OİB, OSD, TAYSAD, TİM ve TOBB’un katkısıyla hangi Avrupa şirketinin Türkiye’de ne ürettiği, hangi tedarikçinin hangi fabrikaya bağlı olduğu, Türkiye’deki üretimin AB’deki istihdam ve maliyetlere nasıl katkı verdiği ölçülmeli. AB’de üretim yapan şirketlerin görüşleri de bu dosyaya eklenmeli. İstihdam ve tedarik zinciri iddiaları güçlü olabilir; ancak bağımsız ve karşılaştırılabilir verilerle müzakere gücüne dönüşür.
Müzakere sadece Komisyon’la yürütülemez. Komisyon teklifin hazırlayıcısı… Üye devletler Konsey’de, Avrupa Parlamentosu da yasama sürecinde belirleyici. Otomotiv üreticileri, tedarikçiler ve işçi temsilcileri ise hangi kuralın Avrupa’daki üretimi gerçekten güçlendireceği konusunda etkili. Ankara’nın ayrı ayrı açıklamalar yapmak yerine, bu aktörlere aynı veri setiyle ve aynı taleple gitmesi lazım.
Pazarlık gücü, öfkeden değil seçenekten gelir
Pazarlık kuramının temel sorularından biri şudur: Anlaşma olmazsa tarafların elinde hangi seçenek(ler) kalıyor? Bir tarafın “hayır” deme imkânı zayıfsa, yalnızca haklı olduğunu söylemesi pazarlık sonucunu değiştirmez.
Türkiye’nin AB’yle ticari bağı çok büyük. 2025’te otomotiv ihracatının yüzde 72,5’i AB’ye gitti. AB için de Türkiye önemsiz bir pazar değil: Avrupa Otomobil Üreticileri Birliği verilerine göre Türkiye, 2025’te AB’nin araç ihracatında değer bakımından üçüncü büyük pazar oldu. Bu karşılıklı bağımlılık pazarlık kozu; fakat iki tarafın birbirinden eşit ölçüde vazgeçebileceği anlamına gelmiyor. Türkiye’nin kendi alternatiflerini güçlendirmesi gerekiyor.
Bu nedenle “Gümrük Birliği’nden çıkarız” tehdidi inandırıcı değil. Türkiye’nin pazarlık gücü, Avrupa’yla üretim bağını koparacağını söylemekten değil, bu bağın kesilmesinin Avrupa şirketlerine de maliyet yaratacağını kanıtlamaktan gelir. Bunun için dış pazarları ve tedarik kaynaklarını çeşitlendirmek, yerli tedarikçilerin teknolojik kapasitesini geliştirmek ve düşük karbonlu üretime yatırım yapmak lazım. Bunlar bir gecede oluşturulacak tehditler değil. Ama zaman içinde Türkiye’nin tek seçeneğinin mevcut şartları kabul etmek olmadığını gösterir.
İki masada aynı anda
Robert Putnam’ın “iki düzeyli oyun” yaklaşımı, uluslararası anlaşmaların yalnızca dışarıdaki pazarlıkla sonuçlanmadığını hatırlatır. Müzakereci, dışarıda kabul edilebilir bir anlaşma ararken içeride de bu anlaşmayı uygulanabilir kılacak desteği kurmak zorundadır. Türkiye’nin sanayicisi, ihracatçısı, tedarikçisi ve kamu kurumları aynı öncelikte buluşamıyorsa, karşı taraf Ankara’nın hangi taahhüdü yerine getirebileceğini bilemez.
Türkiye’nin masaya yalnızca talep listesiyle değil, karşılıklı bir paketle oturması gerekir. Örneğin, Türkiye belirli kamu alımlarında karşılıklı erişimi ve önceden ilan edilmiş bir takvimle kurallara uyumu müzakere etmeli. Karşılığında AB’den otomotivde Türkiye’deki mevcut yatırımların korunmasını, yeni “Made in Europe” ölçütlerinde Türkiye üretiminin hangi şartlarla uygun sayılacağının açıkça yazılmasını ve üçüncü ülke anlaşmalarında Türkiye’nin çıkarlarını gözeten bir mekanizma kurulmasını istemeli.
Üçüncü ülke anlaşmaları için çözüm, Türkiye’ye her anlaşmada otomatik veto hakkı talep etmek değil. AB anlaşmayı müzakere ederken Türkiye’yle paralel görüşmeleri başlatmalı; Türkiye’nin anlaşmaya katılımı için zaman çizelgesi ve istişare usulü belirlenmeli. Bu, üçüncü ülkeyi anlaşmaya zorlamaz. Ancak Türkiye’nin pazara erişim talebini sonradan ve daha zayıf konumda iletmesini önler.
Aşamalı müzakere önemli. Önce mevcut yatırımların ve tedarik zincirlerinin korunacağı açık bir otomotiv düzenlemesi; ardından kamu alımları ve karşılıklılık; sonra tarım, hizmetler, taşımacılık ve uyuşmazlıkların çözümünü kapsayan daha geniş modernizasyon. Her aşamada Türkiye’nin yükümlülüğü ile AB’nin buna verdiği karşılık birlikte yürürlüğe girmeli. Takvim, ölçüt ve anlaşmazlık çözüm yolu baştan yazılmalı.
Bu, küresel ekonomi politiği de hesaba katmayı gerektiriyor. Avrupa, Çin’le rekabet, yeşil dönüşümün maliyeti ve tedarik güvenliği nedeniyle üretim kapasitesini kendi çevresinde tutmak istiyor. Türkiye’nin “biz zaten yakınız” demesi yetmez. Yakınlığın Avrupa’ya ne kazandırdığını göstermeli: daha dirençli tedarik, ölçek, yatırım, nitelikli üretim ve düşük karbonlu dönüşüm. Avrupa sanayisinin de Türkiye’ye ihtiyacı olduğunu söylemek yetmez; hangi tesisin, hangi girdinin ve hangi yatırımın bu ihtiyacı karşıladığını ortaya koymak gerekir.
Nasıl kazanılır?
Kazanmak, bütün talepleri ilk turda kabul ettirmek demek değil. Kazanmak; Türkiye’deki üretimin Avrupa teşviklerinden yararlanma koşullarını açık ve öngörülebilir hâle getirmek, üçüncü ülke anlaşmalarında Türkiye’nin pazarlık gücünü artırmak ve Gümrük Birliğini bugünün ticaretine uygun biçimde yenilemek demek.
Türkiye masaya öfkeyle değil, hesaplanmış bir öneriyle oturmalı. Elindeki kozu ortak üretim ağları… Kurması gereken koalisyon, bu ağların iki yakasındaki şirketleri ve çalışanları kapsamalı. Sunacağı taahhütler ölçülebilir olmalı. Karşı taraftan isteyeceği erişim de aynı açıklıkta yazılmalı.