Bugünün sanayicisi mevcut üretimini sürdürmeye çalışırken yarının teknolojisine yatırım yapmak zorunda. Otomasyon, yapay zekâ, enerji verimliliği, karbon azaltımı ve çalışanların yeni beceriler kazanması aynı yatırım bütçesinde yarışıyor.
Önümde 9 Eylül 1991 tarihli bir Milliyet gazetesi kupürü görseli. Tansu Çiller, Türkiye'nin ekonomik geleceğini anlatıyor: “Enflasyon bir yılda yüzde 30'a inecek. Ekonomi yüzde 7-8 büyüyecek. İstihdam artacak, sermaye tabana yayılacak. Her aile bir ev ve bir araba sahibi olacak.”
Nilüfer'in şarkısı çınlıyor kulağımda: “Hey, hey gidi günler!”
Bir ev, bir araba... Hem de her aileye. Enflasyonun yüzde 30'a indirilmesi de büyük hedef. Gazete kupürünü bugünün ekonomi haberleriyle yan yana koyuyorum. Enflasyon, büyüme, yatırım, ihracat, istihdam... Kelimeler tanıdık. Sanki aynı şarkının farklı düzenlemelerini dinliyoruz.
Biraz daha geriye gidince repertuvar iyice zenginleşiyor.
Her dönemin kendi dili, kendi ekonomik hayali var. Bir dönem orta direği güçlendiriyoruz, başka bir dönem limon gibi sıkılmaya isyan ediyoruz. Sonra ev ve araba sahibi oluyoruz. Derken yüzyıl değişiyor, hedefler büyüyor.
Peki, hiçbir şey mi gerçekleşmedi?
Elbette gerçekleşti. Türkiye sanayileşti, kentleşti, dünya ekonomisiyle bütünleşti. Üretim kapasitesi büyüdü, ihracat çeşitlendi, altyapı gelişti. Bugünün Türkiye'si 1950'lerin Türkiye'si değil.
Ama tam da bu nedenle daha zor bir soru sormamız gerekiyor: Bu kadar büyüyen bir ekonomi neden hâlâ benzer refah vaatlerine ihtiyaç duyuyor?
Belki sorun vaatlerin hiç tutulmaması değil. Tutulan vaatlerin kalıcı bir üretkenlik ve refah artışına yeterince dönüşmemesi.
Fabrikalar büyüdü. Peki, verimlilik?
Türkiye'nin büyüme hikâyesinde sermaye birikiminin önemli bir yeri var. Fabrikalar kurduk, makineler aldık, yollar, konutlar yaptık. Ancak üretim kapasitesini artırmakla aynı kaynaklardan daha fazla değer yaratmak farklı şeyler.
OECD'nin 2025 Türkiye incelemesi tam da bu ayrımı gösteriyor. Türkiye'nin yatırım oranı görece yüksek. Buna karşılık toplam faktör verimliliği artışı sınırlı. Fikrî mülkiyet ürünlerine yapılan yatırımların toplam sabit sermaye yatırımlarındaki payı yaklaşık yüzde 10; Avrupa'da ise yüzde 20 civarında. Yüksek teknolojili ürünlerin imalat ihracatındaki payı da uzun yıllardır yaklaşık yüzde 3,5 düzeyinde.
Elbette orta-yüksek teknolojili üretimde ilerleme var. Ama üretim ölçeğindeki büyüme, teknolojik derinleşmeyle aynı hızda gitmiyor.
Demek ki mesele yalnızca ne kadar yatırım yaptığımız değil, neye yatırım yaptığımız.
Bu ayrım siyasi vaatlerde pek görünmez. Yeni fabrika, yeni üretim tesisi, yeni organize sanayi bölgesi, yeni istihdam... Hepsi somut, sayılabilir, fotoğraflanabilir. Açılışları yapılır, kurdeleleri kesilir.
Peki, o yatırımlar beş yıl sonra ne kadar verimli çalışıyor? İhracatta ne kadar yerli katma değer yaratıyor? Destek olmadan uluslararası pazarlarda rekabet edebiliyor mu?
Bu soruların -varsa eğer- cevapları, açılış törenleri için çok da uygun olamayabiliyor.
Sanayicinin bilançosunda üç ayrı ekonomi
Bugün sanayicinin karşısında tek bir ekonomik sorun yok. Birbirine bağlı, fakat farklı politika araçları gerektiren üç sorun var.
İlki, nakit akışı. Finansman maliyetleri, işletme sermayesi ihtiyacı, tahsilat süreleri ve siparişlerdeki dalgalanmalar günlük faaliyetleri belirliyor. Firma kâğıt üzerinde kârlı görünse bile likidite sıkışıklığı yaşayabiliyor.
İkincisi, fiyat rekabeti. Ücretler, enerji ve diğer TL maliyetler yükselirken kurun seyri ihracatçının fiyatlama alanını daraltabiliyor. Ancak kurun değer kaybetmesi de sihirli değnek değil. İthal girdiye bağımlı üretimde maliyetleri artırıyor, döviz borcu olan firmaların bilançolarını zorluyor.
Üçüncüsü ise belki en önemlisi: Üretim yapısını değiştirme zorunluluğu.
Bugünün sanayicisi mevcut üretimini sürdürmeye çalışırken yarının teknolojisine yatırım yapmak zorunda. Otomasyon, yapay zekâ, enerji verimliliği, karbon azaltımı ve çalışanların yeni beceriler kazanması aynı yatırım bütçesinde yarışıyor.
Üstelik bu üç sorun birbirini besliyor. İşletme sermayesi sıkışan firma teknoloji yatırımını erteliyor. Teknoloji yatırımını erteleyen firma verimlilik artışı sağlayamıyor. Verimlilik artışı sağlayamayan firma maliyet rekabetine daha bağımlı hale geliyor. Sonra yeniden ucuz kredi, kur desteği ve teşvik talep ediyor.
Böylece kısa vadeli finansman sorunu, uzun vadeli rekabet gücü sorununu derinleştirebiliyor.
Bu bir kısır döngü. Ve bin kere gördük: yalnızca faiz indirerek kırılmıyor o döngü.
Teşvik değil, davranış değişikliği
Sanayi politikasının temel sorusu ne kadar destek dağıtıldığı değil, desteklerin firmalara ne yaptırdığı olmalı.
Bir işletmeye ucuz kredi verdiğimizde yeni teknolojiye mi yatırım yapıyor, yoksa zaten yapacağı yatırımı kamu kaynağıyla mı finanse ediyor? Teşvik sayesinde ihracatta yeni bir pazara mı giriyor, yoksa mevcut üretimini biraz daha mı büyütüyor?
İktisadi açıdan asıl soru şu: Kamu desteği olmasaydı gerçekleşmeyecek ne gerçekleşti?
Bu soruya cevap veremiyorsak, teşvikin maliyetini biliyor ama getirisini bilmiyoruz demektir.
Üstelik sanayi politikası her firmayı sonsuza kadar yaşatma politikası değildir. Verimli firmaların büyümesi, yeni firmaların piyasaya girmesi, verimsiz faaliyetlerden kaynakların daha üretken alanlara kayabilmesi de kalkınmanın parçasıdır.
Bu dönüşüm elbette maliyetsiz değil. İşgücünün yeniden eğitilmesi, tedarik zincirlerinin korunması, bölgesel istihdam kayıplarının yönetilmesi gerekiyor. Ama dönüşümün maliyetli olması, mevcut üretim yapısını süresiz korumanın daha ucuz olduğu anlamına gelmez.
Asıl mesele destek vermekle dönüşümü finanse etmeyi birbirine karıştırmamak.
Seçimin takvimi, yatırımın takvimi
Bir de zaman meselesi var.
Siyaset birkaç yıllık seçim döngüleriyle çalışıyor. Sanayi yatırımları ise çok daha uzun vadeli. Bugün kurulan fabrikanın, alınan makinenin, geliştirilen teknolojinin ekonomik ömrü on yıllarla ölçülüyor.
Üstelik bu yatırımların önemli bölümü geri döndürülemez. Yeni teşviklerin, daha avantajlı kredi koşullarının veya farklı vergi düzenlemelerinin beklendiği bir ortamda beklemenin kendisi ekonomik bir değer kazanabiliyor.
İktisatta buna reel opsiyon değeri diyoruz.
Dolayısıyla yeni yatırım desteklerinin açıklanacağı beklentisi, bugünkü yatırımı her zaman hızlandırmıyor. Bazen tam tersine erteliyor.
Ama daha kritik sorun şu: Belirsizlik yalnızca yatırımın ne zaman yapılacağını değil, hangi yatırımın yapılacağını da etkiliyor.
Kuralların sık değişebileceği bir ortamda uzun vadeli teknoloji geliştirme projeleri yerine kısa sürede geri dönüş sağlayan yatırımlar tercih edilebilir. Sermaye, en yüksek toplumsal getiriyi sağlayacak alanlara değil, mevcut koşullarda en hızlı veya en güvenli getiriyi sunan alanlara yönelebilir.
İşte burada seçim ekonomisiyle sanayinin yapısal dönüşümü birbirine bağlanıyor.
Mesele yalnızca yatırım iştahı değil. Sermayenin tahsisi.
2028'e doğru: Yeni paket mi, yeni üretim yapısı mı?
Önümüzde yeni bir seçim dönemi var. Uzak gelmesin size. O gün çok hızlı bugün olur. Yeni büyüme hedefleri, yeni yatırım programları, yeni istihdam vaatleri duyabiliriz.
Ama sanayicinin karşı karşıya olduğu dünya artık farklı.
Avrupa pazarında karbon maliyetleri ve ürün standartları değişiyor. Dijitalleşme ve yapay zekâ üretim süreçlerini yeniden şekillendiriyor. Küresel tedarik zincirleri yeniden kuruluyor. Enerji dönüşümü, teknoloji yatırımı ve nitelikli işgücü ihtiyacı giderek birbirine bağlanıyor.
Bu koşullarda bir sonraki sanayi hamlesinin başarısı açıklanan teşvik tutarıyla değil, yaratılan üretkenlik artışıyla ölçülmeli.
Ne kadar yatırım yapıldı? Önemli. Ama hangi teknolojiye yapıldı? Daha önemli.
Kaç firma desteklendi? Önemli. Ama kaçı destek sona erdiğinde uluslararası pazarlarda rekabet edebiliyor? Daha önemli.
Kaç kişiye istihdam sağlandı? Önemli. Ama o işlerde yaratılan katma değer ve ödenebilen reel ücretler ne kadar yükseldi? Daha önemli.
Çünkü kalıcı refah, yalnızca daha fazla üretmekten değil, emeğin ve sermayenin üretkenliğini artırmaktan doğuyor.
Nilüfer soruyor: “Bizler mi bilmem ki yoksa zaman mı değişti?”
Zaman değişti. Teknoloji değişti. Dünya pazarları değişti. Sanayicinin rekabet koşulları değişti.
Belki artık vaatlerin de değişmesi gerekiyor. Türkiye'nin ihtiyacı her seçimde yeni bir sanayileşme hikâyesi dinlemek değil, seçimlerden bağımsız olarak geleceğini planlayabilen bir sanayi yapısı kurmak.
Teşviklerin görünmeyen tarafı
Sanayi teşviklerinin görünür kazananları vardır: Destek alan fabrikalar, genişleyen tesisler, korunan istihdam. Bir de görünmeyenler: Henüz kurulmamış şirketler, finansman bulamamış girişimciler, geliştirilmemiş teknolojiler.
Mevcut firmaların odaları, birlikleri, temsilcileri vardır. Henüz doğmamış firmaların ise ne lobisi ne de sesi. Bu nedenle kamu destekleri, geleceğin üretim yapısını kurmak yerine bugünkünü korumaya yönelebilir.
İyi sanayi politikası yalnızca kimin destekleneceğine değil, desteğin ne zaman sona ereceğine de karar verebilmelidir. Destek alan firma beş yıl sonra daha üretken ve rekabetçi değilse ne olacak?
Çünkü kaynak dağıtmak siyasi başarıdır; kaynakları yeniden tahsis etmek ise siyasi cesaret gerektirir.
