Türkiye ekonomisinin önündeki temel sorun artık yalnızca büyümek ya da enflasyonu düşürmek değil; büyüme, dezenflasyon ve rekabet gücünü aynı anda sağlayabilmek. Yeni OVP’nin başarısı bu zor denklemin çözümüne bağlı olacak.
Her yıl eylül ayında olduğu gibi, ekonomi yönetiminin önümüzdeki üç yıla ilişkin planlamasını ve makroekonomik hedeflerini yansıtan Orta Vadeli Program (OVP) birkaç gün önce açıklandı. Dengeli, sürdürülebilir ve kapsayıcı büyüme, fiyat istikrarı, mali disiplin ve yüksek katma değerli üretim gibi aslında yine birçok iktisatçının temel hedefleri açısından pek itiraz etmeyeceği bir programla karşı karşıyayız. Maalesef bu hedeflere pek ulaşılamadığı için her yıl gördüğümüz bir tablo ile de karşı karşıyayız. Buradaki temel sorun hedeflerden ziyade uygulama ve izleme mekanizmasında ortaya çıkıyor. Programda atılması düşünülen adımlar ve bazı yasal düzenlemeler önemli olmakla birlikte, bu adımların ne ölçüde hayata geçirildiğinin sistematik biçimde izlenmesi gerekiyor. Hedeflere ulaşılamadığında bunun nedenlerinin ortaya konulması ve ardından hangi politika değişikliklerinin yapılacağının açıklanması, programların kredibilitesi ve yön göstericiliği açısından kritik önem taşıyor.
Sanayi ve sermaye piyasalarına daha fazla vurgu
Bu yılki programda iki konu özellikle dikkatimizi çekiyor. Birincisi imalat sanayisinin rekabet gücünü artırmaya yönelik politikaların daha fazla öne çıkarılması, ikincisi ise sermaye piyasalarında düzenleme ve denetimin güçlendirilmesine yönelik adımlar.
Aslında her iki konu da son dönemde ekonomi gündeminin önemli başlıkları arasında yer alıyor. İmalat sanayinin rekabet gücündeki zayıflık ve Türkiye’nin farklı sektör ve bölgelerinden yeni önlemler alınmasına yönelik çağrılar giderek artıyor. Bu köşede de sık sık vurguladığımız gibi, yaşadığımız yüksek enflasyon ve uygulanan kur politikasının yarattığı sonuçlar imalat sanayisinde ve ihracatta giderek daha ciddi sorunlara yol açıyor.
OVP’de bu konunun daha güçlü biçimde gündeme gelmesini, ekonomi yönetiminin sanayideki sorunlara yönelik farkındalığının arttığının ve bir çözüm arayışının güçlendiğinin göstergesi olarak değerlendiriyoruz.
Benzer bir durum sermaye piyasaları için de geçerli. Son dönemde hisse senedi piyasasında görülen spekülatif hareketlerin uluslararası yatırımcıların da dikkatini çekmesi, düzenleme ve denetim mekanizmalarının önemini artırdı. Risk yönetimi, risk izleme ve düzenli denetim mekanizmalarının güçlendirilmesine yönelik planlamalar bu açıdan olumlu. Ancak burada da asıl önemli olan, açıklanan önlemlerin uygulanması ve sonuçlarının düzenli olarak izlenmesi olacaktır.
İşsizlikte sorun katılımdan çok istihdam yaratmak
Programın iş gücü piyasasına yönelik yaklaşımında ise bazı soru işaretleri bulunuyor. Örneğin atıl iş gücü, diğer ifadeyle geniş tanımlı işsizlik sorununa karşı iş gücüne katılımın artırılması hedefleniyor. Oysa iş gücüne katılımın artması tek başına sorunu çözmüyor. Ekonomi yeterince yeni istihdam yaratamıyorsa iş gücüne katılımın yükselmesi geniş tanımlı işsizliği daha da artırabilir. Bu nedenle öncelik, ekonominin iş yaratma kapasitesini geliştirmek, mevcut işlerin ihtiyaç duyduğu niteliklere sahip çalışanları yetiştirmek ve iş arayanlarla işverenleri daha hızlı buluşturacak mekanizmaları güçlendirmek olmalı.
Büyüme ve enflasyon hedefleri birbiriyle uyumlu mu?
OVP’nin piyasalar açısından en fazla tartışılan bölümü ise kuşkusuz makroekonomik hedefler. Bu yıl için daha önce yüzde 3,8 olarak belirlenen büyüme hedefinin yüzde 3,3 civarına çekildiğini görüyoruz. Yılın ilk yarısında yaklaşık yüzde 2,4 büyüyen bir ekonominin yıl genelinde yüzde 3,3 civarında büyüyebilmesi için ikinci yarıda büyümenin belirgin biçimde hızlanması ve yüzde 4’ü geçmesi gerekiyor.
Üçüncü çeyreğin sonlarına yaklaşırken ekonomik aktivitenin yüzde 4’ün üzerinde güçlü bir büyümeye işaret etmediğini düşünürsek, özellikle son çeyrekte oldukça yüksek bir yüzde 5 üzerinde büyüme performansına ihtiyaç duyulabilir. Bu zor ama imkânsız değil; ancak başarılırsa ekonominin yılın ilk 8-9 ayına göre belirgin biçimde ısınması ve iç talebin güçlenmesi anlamına geliyor.
Tam da burada OVP’nin en önemli soru işaretlerinden biri ortaya çıkıyor.
İç talebin hızlandığı ve büyümenin güçlendiği bir ortamda enflasyonun aynı zamanda hızlı biçimde gerilemesi ne ölçüde mümkün olacak?
Talebin görece zayıf olduğu dönemde bile yüzde 30’ların altına inmekte zorlanan bir enflasyon yapısında, petrol fiyatlarının yüksek seyrettiği ve ekonominin yeniden hızlandığı bir ortamda dezenflasyon süreci doğal olarak daha zorlaşacaktır.
Gelecek yıla yönelik enflasyon tahmininin yüzde 15’ten yüzde 21’e çıkarılması daha gerçekçi bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak büyümenin yeniden yüzde 4’lerin üzerine çıkmasının ve kamu harcamalarının artmasının beklendiği bir ortamda enflasyonun yüzde 20’li seviyelere nasıl indirileceği hâlâ önemli bir soru işareti.
Kur politikası yeniden kilit noktada
Bu denklemin çalışabilmesi açısından kur politikası kritik önem taşıyor. OVP’deki dolar bazında GSYH tahminlerinden hareketle hesapladığımız ortalama dolar kurunun bu yıl yaklaşık 47 TL, gelecek yıl 56 TL ve takip eden yılda 64 TL civarında olması, TL’de reel değerlenme politikasının önemli ölçüde devam edeceğine işaret ediyor.
Bu politika enflasyonla mücadeleyi destekleyebilir. Fakat aynı politikanın diğer yüzünde sanayinin ve ihracatçının rekabet gücü sorunu bulunuyor.
Kurun enflasyonun gerisinde kalması üreticilerin maliyetlerini döviz bazında artırırken, dış pazarlarda rekabet gücünü zayıflatıyor. Üretim kapasitesinin bundan olumsuz etkilenmesi ise talebin canlandığı bir ortamda arz yönlü enflasyon baskısını güçlendirebilir.
Dolayısıyla OVP’nin en zor denklemlerinden biri burada ortaya çıkıyor: TL’nin reel değerlenmesiyle enflasyonu aşağı çekmeye çalışırken aynı zamanda sanayinin ve ihracatın rekabet gücünü nasıl artıracağız? Zaten büyümeye odaklanırken kur politikasının değişmesinin de kalıcı bir rekabet katkısı pek olamaz.
Büyümenin motoru yine iç talep
Programın büyüme kompozisyonu da bu açıdan önemli mesajlar veriyor. Gelecek yıl öngörülen yüzde 4 civarındaki büyümenin temel kaynağının yurt içi talep olması beklenirken, net ihracatın büyümeye katkısının yaklaşık sıfır olacağı öngörülüyor.
Petrol fiyatlarının gelecek yıl 70 dolar civarına gerileyeceği varsayımı ise jeopolitik risklerin azalacağına ilişkin iyimser bir senaryoya dayanıyor. Benzer şekilde turizm gelirlerinin 65 milyar dolardan 70 milyar dolara, ihracatın ise 282 milyar dolardan 292 milyar dolara yükselmesi bekleniyor.
Buradaki temel soru yine rekabet gücüne geliyor. Mevcut kur politikası devam ederken ihracat ve turizm gelirlerinde öngörülen artışın nasıl sağlanacak? Cari açığın bu yıl 47,5 milyar dolardan gelecek yıl 38 milyar dolara gerilemesinin beklenmesi de büyük ölçüde petrol fiyatlarının düşeceği varsayımına dayanıyor. Ancak ekonomik büyümenin ve iç talebin hızlandığı bir ortamda ithalat talebinin de artabileceğini düşündüğümüzde, cari açık hedefinin gerçekleştirilmesi kolay görünmüyor. Son birkaç yılda net hata ve noksan kalemindeki ciddi eksileri ve geniş tanımlı cari açığın net hata ve noksan kalemi ile birlikte okunması gerektiği gerçeğini de dikkate alacak olursak, makro hedefler arasında cari açığın en iyimser hedeflerden birisi olduğunu söyleyebiliriz.
OVP seçim ekonomisinin sinyallerini veriyor mu?
Kamu dengeleri de benzer şekilde dikkat çekici sinyaller içeriyor. Gelecek yıl bütçe harcamalarının ve özellikle bazı harcama kalemlerinin daha güçlü artmasının öngörülmesi, yaklaşan seçim sürecinin ekonomi politikaları üzerindeki etkisinin yavaş yavaş hissedilmeye başlayabileceğine işaret ediyor. Bütçe açığının GSYİH’ya oranının 2027 yılında en üst noktaya çıkması, 2027 mutlak artışının yüksek olması, personel harcamaların oransal olarak yüksek artması kamunun tasarrufunu gösteren faiz dışı fazlanın en düşük seviyeye gerilemesi gibi faktörlerin çok güçlü olmasa da seçim ekonomisine yönelik bazı sinyaller içerdiği kanaatindeyiz.
Sonuç olarak sanayinin rekabet gücü ve sermaye piyasalarının denetimi gibi güncel sorunların daha güçlü biçimde programa girmesi olumlu bir gelişme. Bununla birlikte programın makroekonomik denkleminde önemli soru işaretleri bulunuyor. Büyümenin temel kaynağı yine iç talep olarak görülüyor. Sanayi ve net ihracatın katkısının sınırlı kalması beklenirken, aynı zamanda enflasyonda güçlü bir düşüş hedefleniyor. Bu tablonun gerçekleşebilmesi için kur politikasının dezenflasyon sürecindeki ağırlığının devam edeceği anlaşılıyor. Fakat bunun sanayi ve ihracatın rekabet gücü üzerindeki maliyetleri giderek daha görünür hale geliyor.
Dolayısıyla önümüzdeki dönemin temel sorusu yalnızca enflasyonun ne kadar düşeceği veya ekonominin ne kadar büyüyeceği olmayacak. Asıl soru, büyüme, dezenflasyon ve rekabet gücünün aynı anda nasıl sağlanacağı olacak.
OVP’nin başarısını da büyük ölçüde bu zor denklemin nasıl çözüleceği belirleyecek. Seçim sonrasında açıklanacak OVP’lerin ise Türkiye ekonomisinin orta vadede hangi yola gireceğini yorumlayabilmek açısından çok daha belirleyici olacağını düşünüyoruz.
