Türkiye’de şu anda fon işi yoğun bir biçimde konuşulan gündem maddesi. Konu derinlemesine araştırılıyor ve tahminimce ölüm nedeni çoklu organ yetmezliği olarak açıklanacak. Bunun daha önce Silicon Valley Bank’ın batışı ve diğer birçok batış hikâyesinde yaşananla benzerliği dikkatimi çekiyor ve asıl hakikati anlamak için Monopoly tahtasına bakmak gerektiğini düşünüyorum.
Monopoly benim çocukken oynamaktan hazzetmediğim bir oyundu. Oynamayanlar için, bir karton zemin üzerinde semt adları olduğunu, oyuna başlarken size verilen para (gerçek hayatta geçersiz bir para) ile buraları satın aldığınızı ve sonrasında yine para kazandıkça buralara ev ve otel kondurarak değeri yükselttiğinizi yazayım. Zar atınca sizin sahibi olduğunuz yere gelen bir oyuncunun size kira ödemesi gerekir. Nispetiye Caddesi ve adını hatırlamadığım birkaç yer daha en yüksek kiralı yerlerdir; buralara düşerseniz ve üzerinde bu ev ile otel kurulumu da varsa canınızdan can gidecek kadar yüksek kira ödemeniz gerekir.
Zar atınca dedim ama tam da hatırlamıyorum; zar atmak yerine kart da çekiyor olabiliriz ya da belki ikisi de vardır. Kuralları belli olan bu tahtanın üzerinde mallar dengeli dağılırsa oyun ebediyete kadar gider ancak eşitsiz dağılım, zengin olanın diğerlerinin varlıklarını ele geçirmesi ile oyunun bitmesine neden olur. Bu durumda tahta kapanır; paralar, zarlar, kartlar ve plastikten ev/oteller yani gayrimenkuller ile birlikte kutusuna konur. Bunların tamamı hayal ürünüdür ve tahta yeniden kurulduğunda başkalarının eline geçer. Monopoly’deki para ya da gayrimenkulleri gerçek hayata taşıma şansınız yoktur ama tahta açık olduğu sürece Nispetiye Caddesi’nde oteliniz olmasıyla övünebilirsiniz. Ancak bununla bakkaldan bir kutu bisküvi alamazsınız.
Oyunun önemli bir olgusu da hayattaki tek sermayeniz olan zamanı burada tüketmenizdir. Bu gerçek bir sarfiyattır. Ancak oyun sırasında kurulan arkadaşlık ilişkileri, bunu hayatınızın ilerleyen bölümünde yüksek getiri sağlayacak bir yatırım haline getirebilir. Birlikte bir şeyler yaparak hayatı daha eğlenceli ve birlikte iş yaparak daha iyi ekonomik koşullarla yaşayabilirsiniz. Tıpkı aynı mahallede doğmak ya da aynı okula gitmek imtiyazına sahip olduğunuz kişilerle olduğu gibi. Bunun dışında Monopoly sıfır toplamlı bir oyundur. Yani sadece birbirinizin parasını ele geçirerek kazanç elde edebilirsiniz. Fon işi buradaki sisteme çok benzer ve güncel konularla ilgili tartışmaları dinlerken “herhalde bunların hiçbiri çocukluğunda Monopoly oynamamış” diyorum.
Oyunun aklımda kalan en ilgi çekici kartlarından ya da hanelerinden biri de “Hapse Git” komutunu içeriyordu. Oyunun belirlenmiş kurallara göre oynanmasına karşın zar sizi o haneye götürünce hapse giriyordunuz ve belirlenen sayıda tur kadar orada kalıyordunuz. Bu arada mallarınızı kaybedebilirdiniz ancak daha sonrasında oyuna dönebiliyordunuz. Garip bir oyundu Monoply; tıpkı fon iş gibi.
Fon işinde temel motif ne?
Kentsel dönüşümün yoğun olduğu bir dönemde mahalleden bir teyze yolumu kesti ve “Evladım sen okumuş adamsın, sizin apartmandakileri de ikna et, apartmanları müteahhide verelim” dedi. Teyze, anlatmaya devam etti: “Bizim evler şimdi 200 bin lira ediyor. Binayı yenilersek, 700 bin lira edecekmiş. O evleri satar Erenköy’den ev alırız. Benim tanıdığım bir müteahhit var; onunla konuştum.” Ben ilgilenmedim; o yapamadı ama çok insan evini müteahhide verip başka yere taşındı.
Fikirtepe’de olduğu gibi insanlar –çok sayıda daire alıp da kira geliri elde edemiyorlarsa- geri dönseler yaşayacak kadar gelirleri olmayan, komşuları olmayan ve mahalle özelliği olmayan bir sistemin içine düşme koşuluna sürüklendiler. Bu değerlerin artması insanların gelirlerinin ya da şöyle söyleyeyim yaptıkları işe bağlı kazançlarının yükselmesi anlamına gelmiyordu ama gayrimenkullerin değeri acayip uçuyordu. Buna eşitsiz gelişim diyebiliriz.
Bunu yapmayan yerlerde eski konforu sürdürmek mümkün olmadığından evler giderek yıpranıyor ve kimse bunun bakımını yaptıramıyordu çünkü oluşan yeni piyasa emek maliyetlerini yükseltmiş ve tadilatı “şirket işi” haline getirmişti. Bu dönemde iki önemli gelişme yaşandı.
Birincisi Hatay’dan gelen biri, mahalledeki bodrum dairelerinden birini bu bahsettiğim 200 bin liralık fiyatla satın aldı. Konuştuğumuzda kendisinin oturmayacağını ve “yatırımlık” satın aldığını söyledi. Bu satış yukarıdaki konuşmadan daha sonra gerçekleştiği için diğer daire ile fiyat benzerliği zaman farkından kaynaklanıyor. Sonra o dairede yurtdışından gelen geçici işçiler yapamaya başladı. O apartmandan çıkan tanımadığımız kişileri mahalledeki fırından markete ve diğer işyerlerine kadar her yerde çalışırken görmeye başladık. Dairede o kadar çok kişi yaşıyordu ki sonunda bunların arasındaki anahtar kavgası ve diğer gerilimler yatırımlık alıcıyı daireyi satmaya kadar götürdü. Herhalde apartman sakinlerinin sükûnetini bozan tartışmalar böyle bir sonucu doğurmuştu. Adamı bir gördüğümde sordum, “400 bine sattım; uğraşacak halim kalmamıştı” dedi. Adamı bir daha da görmedim ama birkaç yıl içinde kira geliri hariç yüzde 100 kazanç elde etmişti. Belki de bu sadece enflasyon farkıydı.
Daireyi alan kişi iç mimar olduğunu söyledi ve aylar süren bir restorasyona girişti. Aslında mal sahibi annesiydi ve bunun yaptıklarını beğenmedikçe evin içi yeniden değiştiriliyordu. Sonunda bitirdiğinde yanılmıyorsam kısa süreli kiralama işine yöneldi. Bunu apartmanın girişi katındaki bir tanıdığın kapısını çalan yabancıların 2 numaralı dairenin neresi olduğunu sormasından duyduğu rahatsızlığı anlatmasından biliyorum. Daireleri kiralayan kişiler sadece bir WhatsApp numarası veriyormuş ve gelenler de onun kapısını çalarak sorunlarını çözmeye çalışıyormuş. “Kapıya bir concierge kur; para da kazanırsın” dedim. Buna gülecek hali bile kalmamıştı. Sonrasında kısa süreli kiralama yapanlara çöküldü de adamcağız kurtuldu.
Bütün bunlar olurken son olarak bir komşularının evini 7 milyon liraya sattığını söyledi. Eskiden bir daire satılacağı zaman komşular ile konuşulur ve herkesin onayı alındıktan sonra bu yeni kişi apartmana kabul edilirdi. Adam, dairenin satılık olduğunu internetten öğrendiklerini söyledi. Başlarına bir şey gelirse nereye giderler diye araştıran bir komşuları ilanı internette görmüş. Gördüğü bir diğer ilan da bodrum katını kiralığa çıkaran yeni sahibinin apartman boşluğunu da daireye ait gibi gösterip metrekareyi 50 yerine 57 olarak ifade ettiğini anlamasını sağlamış. Kıyamet kopmuş tabii ama apartmanın mesajlaşma hesabında tartışırken hiç ses çıkmamış. Bunlar beş sene kadar önce yaşanmıştı.
İkincisi ve daha eski hikâye ise bizim artık adını unuttuğum tesisatçı ile ilgili. Herhalde 10-15 yıl olmuştur. İki kardeş tesisatçının mahallemizde bir dükkânı vardı. O zamanlar her yer cafe olmadığı için mahalledeki tesisatçı sayısı altı ya da yediydi. Büyük ağabey evliydi ve kardeşi ile aynı evde yaşıyorlardı. Yanılmıyorsam iki katlı eski bir evleri vardı; sığışıyorlardı. Küçük kardeş evlendikten iki ay sonra yeni gelin “Benim bir evim olmayacak mı?” diye sormaya başlamış. Bunun üzerine o evi satıp kiraya çıkan ağabey, evin parasıyla da kardeşine ev alıyor. Daha doğrusu takside giriyor. Ağabey öderiz sanıyor ama olmuyor ve dükkânı da satıyorlar. Sonrasında artık mahalleli olmayan ustayı bir tesisat işi için telefonla aradığımda “Maltepe’de bir işte olduğunu” söyledi. Ben onu hâlâ mahallede çalışıyor sanıyordum. Ertesi gün tamirata geldiğinde konuştuk: yevmiye ile çalışmaya başlamış. Dükkândaki malzemelerini mahallede artık işleri bozulduğu için sadece ambalajlı gıda satan bakkalın deposuna koymuş. Bakkal artık depolayacak bir şey alıp bozulunca zarar etme riskini alamadığı için deposunu kullanmıyormuş. Konuşmadan hatır için tamirata geldiğini ve bu nedenle aslında zarar ettiğini anlayınca tesisatçıyı bir daha aramadım. Bakkal da bir süre sonra bakkal tabelasının yanına emlakçı tabelası astı. Ona bir kere “Oooo Ağabey, holdingleşiyoruz ha” diye espri yaptım ama durumun espri kaldırmayacağını kolayca anladım. Daire fiyatlarının ve kiraların sürekli artmasını sağlayan gelişmeler, tarihi diye pazarlanan Yeldeğirmeni için tarihi bir şey bırakmayan bir erozyondu aslında. En üzüldüğüm de tesisatçının dükkânın 250 bin liraya satmasından sadece üç ay sonra bu cafe çılgınlığı nedeniyle rayicin 750 bin liraya çıkmasıydı. Belki de adamcağız gelinin evini kendisi bu duruma düşmeden alabilirdi.
DOA makinesinin önünde
Değer yaratmayan mülkiyet arzusunun mahalle gibi işleyen sağlıklı yapıları ortadan kaldırması, ortaya çıkan yeni yapıları hayatta tutabilmek için bir zorunluluk. Üretim tesisi sayabileceğim simitçi fırını günde sadece iki üç saat çalışıyor. Akşam simidi diye bir şey kalmadı; adını bile hatırlayan kalmadı. Fırının sahibi sandığım arkadaşla sohbet ederken, “Eskiden biz 10 kişi tepsilerimizle çıkar, sadece Bahariye’de yarım saatte bütün o simidi bitirirdik” dedi. Sonra vapurla gelenler-gidenler için akşam simidi. O zaman simit kaç kuruştu hatırlamıyorum ama şu anda 30 lira olduğunu okudum. Bizim mahallede fırın 20 liraya veriyordu, herhalde 25 yapar. Ama o da dükkâna bir geçici işçi oturttu; kendisi muhtemelen para kazanmak için başka bir iş yapıyor. Bütün bunlar olurken taş fırınları da yıkıp yerden kazandıran elektrikli fırınlara geçtikleri için eskiye dönme şansı zaten yok.
Bunları DOA makinesinin önünde beklerken düşündüm. Çevreye bir katkımız olsun ve madem depozitolu modele geçtik, o zaman ödediğim paranın bir kısmını geri almalıyım düşüncesiyle ambalajları biriktirmeye başlamıştım. Ancak iade etmek ne mümkün. Ya bu işi ek gelir kapısına çevirenlere ya da arızalı makinelere takılıyorsun. Ev çöplüğe dönüp ayrı bir çevre felaketine konu olurken bana müthiş zaman kaybettiren denemelerimin sonuncusunda dört liralık şişeyi iade edebildim. Tepe Nautilus’un alt katındaki makine lütfedip şişelerimi kabul etti. Üst kattaki makinede yer kalmamıştı. İnat ettim. Marmaray’a atladım Bağdat Caddesi’nde BİM’in önünde her şeyi kabul eder görünen bir makineye gittim. Makine teneke kutuya “bu ambalaj tanınamadı” mesajı verdi. Sonra şişeye de aynısını yaptı. PET için de tablo değişmedi. Onun için bu makinenin başında kimse yoktu ve her şey yemyeşil/işleme hazır görünüyordu. Dışarı çıkıp 16D’ye bindim. Kalamış’taki makine de saatlerdir yemyeşildi. “Anadolu çocuğu yemez” dedim ve eve doğru devam ettim. Migros’taki makineyi galiba yapmışlar çünkü yolculuk sırasında PET kırmızıya döndü ve benim için kullanışsız bir hal aldı.
Bu deneyimi yaşayıp sisteme güvenmemek gerektiği konusunda kendimi ikna edince, depozitodan vazgeçtim. Bütün ambalajları çöpe attım; ev ferahladı. Ben de saatlerimi ve diğer maliyetlerimi geri kazandım. Marmaray ve 16D İstanbul Mavi Kart’ta üç kontür ediyor. Bu sanırım 150 liraya yakın bir maliyet. Zaten ambalajlı ürünleri alırken bize yüklenen maliyeti kurtarayım diye iki aydan uzun sürede sanırım 48 lira kazanmışken –daha doğrusu ödediğimden iade alabilmişken- bu maliyet kaldırılabilir değil. Adil de değil çünkü ödediğim paradan bana iade verdiğiniz iddiasındasınız ama onu da veremiyorsunuz. Bu sistemde kendinizi amorti edebilmenin tek yolu, sokaktan ambalaj toplayıp bunları atabilecek bir yer ayarlamak. Bunları daha sonra DOA önünde tanıştığım insanlarla sohbetlerim üzerinden anlatacağım.
Şimdilik söyleyebileceğim: Özellikle alt gelir grubunun kendilerine ek gelir ya da fon getirisi yaratmak için umut olarak gördüğü bu sistemin işletme maliyeti herkes için çok yüksek. Bu makinelerdeki mühendisliğin işten anlamayan teknoloji uzmanlarının birikimini yansıtan feci bir düzeyde olduğunu da daha sonra anlatacağım. Bunları sonraya bırakmamın nedeni, bu işin çok basit bir yolunun olması ve işi yapanların bu basit yönteme tevessül ve tenezzül etmemesi.
Biz eski Türkiye’de bu tür ürünleri cam şişede tüketirdik ve bakkaldan satın alırdık. Bu cam şişeler kasaların içinde gelirdi. O zaman depozito sözcüğünü kullanıyor muyduk, hatırlamıyorum ama bakkal amca “kaç boş getirdin” diye sorardı ve bu meblağı aldığımız şeyin ödemesinden düşer veya idare ederdi. Yeni malı getiren kamyon eskileri de yükler ve ek bir lojistik maliyetine yol açmadan markanın tesisine götürürdü. Belirli sayıda kasayı taşıyan kamyonun boş ya da aşırı dolmadan dolaşımda olması böyle sağlanıyordu. Bu kadar sağlıklı işleyen bir sistemin deneyimine sahip olmayınca sensörler ve ışıklar ile gereksiz teknolojiye dokunmuş makineler, atıkları toplama işinin verildiği şirketin ve teknik servis şirketinin ayrı olmasının yarattığı dağınıklık ve bunları organize etmek için kurulan çarpı merkezinin sisteme entegre olmaması gibi arazları bir arada yaratan bir sistem kurulabiliyor. Bu sistemde atığın toplanmaması, toplanmasına oranla daha uygun maliyetlidir ama makinelerin sürekli kullanılamaz olması ile bu matematik arasında bir ilişki var mı, bunu kanıtlayamam. Ancak miktarlar farklı olsa da burada da bizden alınan paranın geri alınamaması mantığının patlayan fonlardaki durumla benzerlik gösterdiğini düşünüyorum.
Gemini fon geçmişimizi özetledi
Son olarak Türkiye’nin fon tarihçesini yazmak istiyorum. Bu alanda arşivim olmadığından Gemini’dan destek aldım. Arşivim yok, derken Özal zamanında Fakir Fukara Fonu ile başlayan maceradan bihaber de değilim. O zamanlar Fak Fuk Fon diye dalga geçiyorduk. Gemini’ı da bu şekilde yönlendirdim. İşte yanıtı:
Türkiye'de 1980'li yıllardan itibaren ekonomi politikalarında piyasa ekonomisine geçişle birlikte, yapısal dönüşümlerin ve özelleştirme/kaynak transfer süreçlerinin enstrümanı olarak fon mekanizmaları sıklıkla kullanılmıştır. Bu dönemde kurulan fonlar; sosyal yardımlardan konut edindirmeye, tasarruf teşviklerinden işsizlik sigortasına kadar farklı amaçlar taşımıştır.
Turgut Özal dönemi ve sonrasında kurulan, kamuoyunda en çok iz bırakan başlıca fonlar, ilan edilen amaçları ve ekonomik sonuçlarıyla birlikte kronolojik olarak aşağıdadır:
- Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu (SYDTF - "Fakir Fukara Fonu")
- Kuruluş yılı: 1986 (3294 sayılı Kanun)
- İlan edilen amaç: Sosyal güvenlik sistemine tabi olmayan, yoksulluk ve muhtaçlık içinde bulunan vatandaşlara geçici yardım ulaştırmak; eğitim ve sağlık imkânlarını destekleyerek gelir dağılımını dengelemek.
- Ekonomik sonuçları: Trafik cezalarının bir kısmı ve bazı vergi paylarıyla finanse edilen fon, yerelde kurulan vakıflar aracılığıyla yoksullukla mücadelede ilk kurumsal adımlardan biri olmuştur. Ancak zamanla yardımların merkeziyetçi ve siyasi saiklerle dağıtıldığına yönelik eleştiriler almış, yoksulluğu kalıcı olarak ortadan kaldırmak yerine geçici bir "sadaka kültürü" yarattığı yönünde eleştirilere maruz kalmıştır.
- Toplu Konut Fonu
- Kuruluş yılı: 1984 / 1980'lerin ortaları
- İlan edilen amaç: Hızlı kentleşme sürecinde dar ve orta gelirli kesimlerin konut ihtiyacını karşılamak, akaryakıt ve lüks tüketim mallarından alınan kesintilerle ucuz ve sürekli bir konut kredisi finansmanı yaratmak.
- Ekonomik sonuçları: Türkiye'de inşaat sektörünün ekonomik bir canlandırıcı olarak öne çıkmasında kritik rol oynadı. Ancak fon gelirlerinin zaman zaman bütçe açığını finanse etmek için kullanılması ve enflasyonist baskılar, fonun asıl amacından sapmasına yol açtı. İlerleyen yıllarda Toplu Konut İdaresi'nin (TOKİ) yapısı değişerek fon yapısı büyük ölçüde tasfiye edildi veya bütçeyle bütünleştirildi.
- Tasarruf Teşvik Fonu (Zorunlu Tasarruf)
- Kuruluş yılı: 1988
- İlan edilen amaç: Ülke içindeki tasarruf oranlarını artırarak yatırımlara kaynak sağlamak ve yüksek enflasyon ortamında çalışanların birikim yapmasını teşvik etmek. Çalışanların maaşlarından zorunlu kesintiler yapıldı.
- Ekonomik sonuçları: Çalışanlar üzerinde ek bir vergi yükü yarattı. Yüksek enflasyon karşısında fon havuzunda biriken paralar eridi ve reel getiriler yetersiz kaldı. Halk nezdinde "zorunlu kesinti" olarak büyük tepki çeken fon, 2000'li yılların başında tasfiye edildi ve biriken milyarlarca liralık ana para ile faiz borçları devlete mali bir yük olarak yansıyarak uzun yıllar tartışıldı.
- İşsizlik Sigortası Fonu
- Kuruluş yılı: 1999 (4447 sayılı Kanun, faaliyete geçişi 2000)
- İlan edilen amaç: İşini kaybeden sigortalı çalışanlara geçici bir gelir güvencesi (işsizlik maaşı) sağlamak, işgücü piyasasında istihdamı artırıcı ve meslek edindirici faaliyetleri finanse etmek.
- Ekonomik sonuçları: İşçi, işveren ve devlet katkılarıyla muazzam bir hacme ulaşan fon, Türkiye ekonomisinin en büyük kamu fonlarından biri haline geldi. Ancak fon kaynaklarının çok büyük bir kısmının düşük faizle devlet iç borçlanma senetlerine (tahvillere) yatırılması ve kriz dönemlerinde veya istihdam teşvik adı altında işverenlere, kamu bankalarının sermaye takviyelerine aktarılması, fonun asıl sahipleri olan işçilerin haklarından uzaklaştığı yönünde yoğun eleştirilere neden olmaktadır.
Türkiye'deki fon tarihi genel olarak incelendiğinde; makro ekonomik dengesizlikleri, bütçe açıkları veya kaynak yetersizliklerini geçici olarak "cep tasdikleriyle" çözme refleksi barındırdığı görülmektedir. Bu fonların bir kısmı bürokratik mekanizmalarda erirken, bir kısmı da gelir dağılımını düzeltmekten ziyade sermaye piyasalarına ucuz kaynak aktarım aracına dönüşmüştür.
Gemini’ı çok cesur buluyorum. Ben olsam böyle bir analiz yapmaktan çekinirdim. Balık ile başı arasındaki ilişkiyi bu şekilde ortaya koymuşken durup bir sindirelim. Bir sonraki yazıda günümüzde yaşanan fon krizini yine Gemini ile birlikte ele alacağız.