Bir deniz çayırı zarar gördüğünde yalnızca canlı bir habitatı kaybetmiyoruz. Orada yıllar boyunca birikmiş karbonu da riske atıyoruz. Ekosistem bozulduğunda tortudaki organik karbon yeniden parçalanır ve karbonun bir bölümü suya veya atmosfere geri döner. Yani, dün önemli bir karbon yutağı olan bir alan, bozulduğunda doğrudan emisyon kaynağı haline gelebilir.
Posidonia oceanica, Akdeniz'e özgü bir deniz çayırı. Kara bitkileri gibi çiçek açıyor, tohum veriyor, kök salıyor. Yaklaşık 5 ile 40 metre derinlik arasında, ışığın ulaşabildiği sularda yaşıyor.
Ama asıl hikâye, bitkinin kendisinden çok, altında. Deniz çayırlarının altında zaman içinde metrelerce kalınlığa ulaşabilen tortu tabakaları oluşuyor. Bu tabakaların çok kritik bir işlevi var: Karbonu tutuyor.
İklim krizini konuşurken gözümüzü çoğu zaman atmosfere, enerji santrallerine, fabrikalara ve otomobillere çeviriyoruz. Oysa karbonla mücadele yalnızca karada gerçekleşmiyor. Denizin altında da görünmeyen, ama iklim açısından son derece değerli bir sistem çalışıyor.
Karbonu denizin altında saklamak
Deniz çayırları, kıyı sulak alanları ve makro alg ormanları… Bunlar yalnızca deniz ekosistemlerinin parçaları değil. Atmosferdeki karbonun tutulmasına ve depolanmasına katkı sağlayan doğal sistemler. Mavi karbon, bu deniz ve kıyı ekosistemlerin karbonu yakalama ve uzun süre depolama kapasitesini ifade ediyor.
Mekanizması da aslında basit. Çayır sudaki akıntıyı yavaşlatır, askıdaki organik madde böylece dibe çöker ve tortuya gömülür. Gömüldüğü ortamda oksijen azdır. Ayrışma durur. Karbon orada kalır. Yani, bir kasa gibi, deniz tabanındaki tortular karbonu içerde tutar. İyi durumda ve bozulmadan kalan çayırlar yüzlerce, hatta binlerce yıl boyunca karbon depolayabilir.
Buraya kadar güzel. Ama asıl mesele bundan sonra başlıyor.
Yutak bozulduğunda ne olur?
Bir deniz çayırı zarar gördüğünde yalnızca canlı bir habitatı kaybetmiyoruz. Orada yıllar boyunca birikmiş karbonu da riske atıyoruz.
Ekosistem bozulduğunda tortudaki organik karbon yeniden parçalanır ve karbonun bir bölümü suya veya atmosfere geri döner. Yani, dün önemli bir karbon yutağı olan bir alan, bozulduğunda doğrudan emisyon kaynağı haline gelebilir.
Elli yıl beklemek
Uluslararası Doğayı Koruma Birliği’nin (IUCN) Akdeniz'deki mavi karbon ekosistemlerine ilişkin değerlendirmesi, restore edilen bir posidonia oceanica çayırının optimum karbon depolama kapasitesine ulaşmasının yaklaşık 50 yıl sürebileceğine dikkat çekiyor. 50 yıl.
Bu, restorasyonun gereksiz olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, bozulan ekosistemleri yeniden kazanmak zorundayız. Ama bugün çalışan bir ekosistemi korumak, onu yok ettikten sonra yeniden kurmaya çalışmaktan çok daha değerli.
Burada işin içine karbon piyasaları ve ölçüm meselesi giriyor.
Yeni bir deniz çayırı diktiğinizde ortaya bir proje çıkıyor. Başlangıç noktası belli, yapılan yatırım belli, fiziksel değişim görünür. Öncesi ve sonrası karşılaştırılabiliyor.
Peki, zaten sağlıklı olan bir çayırı koruduğunuzda neyi ölçüyorsunuz? Aslında yaptığınız şey bir yıkımın gerçekleşmesini engellemek. Ortada fotoğraflanacak yeni bir proje, üretilecek yeni bir fiziksel varlık yok.
Ekonominin temel paradokslarından biri burada ortaya çıkıyor. Ölçülemeyen fiyatlanmıyor. Fiyatlanmayan bütçeye girmiyor. Bütçeye girmeyen de yeterince korunmuyor.
Böylece sistem tuhaf bir zamanlama problemi yaratabiliyor. Elli yıl sonra oluşacak karbon depolama kapasitesini bugünden krediye dönüştürmek mümkünken, bugün zaten çalışan ve geçmişten gelen karbon stokunu korumanın ekonomik karşılığı aynı ölçüde görünür olmayabiliyor. Oysa iklim açısından olması gereken tam tersi.
Üstelik, IUCN'nin özellikle altını çizdiği bir başka nokta var. Restorasyon, insan kaynaklı tahribatı meşrulaştırmanın gerekçesi haline gelmemeli. Yani önce çayırı yok edip, sonra başka yerde çayır dikerek iklim hesabını kapatmak, gerçek bir çözüm değil.
Ölçülmeyen varlık
Bir başka sorunumuz daha var. Bir varlığı korumak için önce nerede olduğunu bilmek gerekiyor.
Akdeniz'in en geniş posidonia oceanica alanlarının güney Akdeniz ülkelerinde bulunduğu tahmin ediliyor. Ancak bu alanların gerçek büyüklüğü ve koruma durumuna ilişkin veriler birçok yerde hâlâ yetersiz. Bazı haritalar eski verilere dayanıyor. Bazı yeni çalışmalar ise uydu görüntüleri ve yapay zekâ destekli tahminlerden yararlanıyor.
Belirsizlik yalnızca bilimsel değil, aynı zamanda ekonomik bir sorun. Çünkü, deniz tabanındaki bir çayır, yalnızca biyolojik çeşitlilik açısından değil; karbon depolama, kıyı koruma, balıkçılık ve ekosistem hizmetleri açısından da ekonomik bir varlık. Sadece henüz fiyatı yazılmış durumda değil.
Antalya'nın gündeminde
Türkiye, COP31'e Antalya'da ev sahipliği yapacak. Ve deniz, bu kez zirvenin gündeminde kenarda duran bir başlık değil. Öncelikli temalardan biri doğrudan “Okyanuslar ve Denizler”. Gündemin içinde kıyı ve deniz ekosistemlerinin iklim dayanıklılığının artırılması, mavi karbon ve okyanus temelli çözümlerin iklim politikalarına entegre edilmesi ve okyanus gözlemi ile veri paylaşımının geliştirilmesi bulunuyor.
COP31'in deniz gündemi yalnızca denizleri korumaktan söz etmiyor. Aynı zamanda veri, izleme ve mavi karbonun iklim politikalarına dahil edilmesini istiyor.
Türkiye'nin önünde bu nedenle önemli bir fırsat var. Antalya'da denizleri konuşmak başka, kendi denizimizin altında duran doğal sermayeyi ölçüp, iklim politikasının içine almak başka.
Mavi karbon bir varlık yönetimi konusu. Karbonu tutuyor. Kıyıyı koruyor. Biyoçeşitliliği destekliyor. Balıkçılığa katkı sağlıyor. Ve bunların hepsini aynı anda yapıyor. Bu nedenle mavi karbon doğrudan bir iklim ve ekonomik altyapı meselesi.