Kuzey Atlantik’in sert rüzgarlarıyla çevrili, yüzeyinin büyük bölümü buzla kaplı devasa bir ada: Grönland. Uzun yıllar boyunca haber bültenlerinde daha çok iklim değişikliği, balıkçılık ve kutup manzaralarıyla anılan bu coğrafya, bugün küresel güç rekabetinin en sıcak başlıklarından birine dönüştü. Son dönemdeki sert söylemler, diplomatik gerilimler ve yatırım hamleleri bir gerçeği yeniden hatırlatıyor. Grönland artık yalnızca bir ada değil, strateji, maden, güvenlik ve yeni ticaret yollarının kesiştiği bir kavşak.
Grönland’ın bugünkü rolünü anlayabilmek için tarihsel arka planı kısa da olsa anımsamak gerekiyor. Adada yerleşim izleri binlerce yıl öncesine uzanıyor. Vikinglerin 10. yüzyılda adaya ayak basmasıyla Avrupa tarihinin sayfalarına daha belirgin şekilde giriyor. 17. yüzyıldan itibaren Danimarka Krallığı’nın kalıcı yerleşimleri ve yönetim ağı güç kazanırken, II. Dünya Savaşı döneminde Danimarka’nın işgaliyle ada geçici olarak ABD’nin koruma şemsiyesine girmişti. 1979’da özerklik statüsü, 2008’de ise özerk hakların genişlemesi, Grönlandlıların özellikle hidrokarbon ve mineral kaynakları üzerinde daha fazla söz sahibi olmasını sağladı. Bugün ise “tam bağımsızlık” söylemi, adanın iç siyasetinde giderek daha güçlü bir yer tutuyor.
Grönland, uluslararası ilişkiler açısından hassas dengede
Mevcut tabloda Grönland, Danimarka Krallığı’na bağlı özerk bir bölge konumunu sürdürüyor. Yerel parlamento ve hükümeti var. Danimarka Parlamentosu’nda iki temsilciyle yer alıyor. Buna karşın dış politika, savunma ve para birimi gibi başlıklarda Kopenhag belirleyici. Bu ikili yapı, Grönland’ı hem iç dinamikler hem de uluslararası ilişkiler açısından hassas bir denge noktasına yerleştiriyor.
Ekonomik gerçekler de bu dengeyi keskinleştiriyor. Adanın nüfusu yaklaşık 57 bin. Ekonominin toplam büyüklüğü ise 3,3 milyar dolar seviyesinde. Dış ticaret rakamları, ada ekonomisinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. 2024 verilerine göre ihracat 801 milyon dolar, ithalat 991 milyon dolar. İhracatın yüzde 90’dan fazlasını balıkçılık oluşturuyor. Ülkenin yurt içi üretimi sınırlı olduğu için hemen her kalemde ithalata bağımlılık sürüyor. Danimarka, en büyük ticaret ortağı olmasının ötesinde, hibeler yoluyla da ekonominin omurgasını ayakta tutuyor. Kamu gelirlerinin yaklaşık yarısının bu desteklerden geldiği belirtiliyor. Son yıllarda turizmde gözlenen hızlanma ise yeni bir nefes alanı açsa da, ekonomik dönüşüm için tek başına yeterli görünmüyor.
Tam da bu noktada “buzların altındaki” potansiyel devreye giriyor. Grönland’ın yüzölçümü 2 milyon kilometrekareyi aşıyor. Yüzeyin yaklaşık yüzde 80’i buz tabakasıyla kaplı. Bu devasa buz örtüsü, yer altı zenginliklerinin ayrıntılı incelenmesini zorlaştırıyor. Son yıllarda yapılan değerlendirmeler, Avrupa Birliği’nin kritik hammaddeler listesindeki 34 kalemin 24’ünün Grönland’da bulunduğuna işaret ediyor.
Nadir toprak elementleri, rüzgar türbinlerinden elektrikli araçlara, cep telefonlarından savunma sistemlerine kadar geniş bir alanda “olmazsa olmaz” sayılıyor. Grönland’da bilinen nadir toprak kaynağı 36,1 milyon ton olarak ifade ediliyor. Grafit, bataryalardan çelik-döküm sanayisine, refrakterlerden endüstriyel yağlayıcılara uzanıyor. Bilinen kaynak 6 milyon ton. Lityum (235 bin ton) enerji dönüşümünün kalbinde yer alıyor. Niyobyum ve tantal (toplam 5,9 milyon ton) yüksek dayanımlı çelik alaşımlarında kritik rol oynuyor. Titanyum (12,1 milyon ton) pigmentten savunma sanayiine, biyomedikal uygulamalardan havacılığa kadar çok geniş bir yelpazede kullanılıyor. Zirkonyum (57,1 milyon ton) seramik ve refrakter ürünlerde öne çıkıyor. Hafniyumun (107.500 ton) nükleer yakıt çubukları ve süper alaşımlarda stratejik bir yeri var. Platin grubu metallerin (576 ton) otomotiv katalizörlerinden mücevhere uzanan bir kullanım alanı bulunuyor. Ayrıca, petrol ve doğal gaz dahil toplam 31,4 milyar varil petrol eşdeğeri düzeyinde enerji kaynağı tahmini, adanın “enerji” eksenli tartışmalara da açık olduğunu gösteriyor.
Böylesi bir tablo, Grönland’ı doğal olarak jeopolitiğin merkezine itiyor. Grönland, NATO’nun Kuzey Kutbu stratejisi açısından da kritik öneme sahip. Rusya’nın kutup bölgesindeki faaliyetleri, Batılı başkentlerde “denge” arayışını daha görünür hale getiriyor. Üstelik iklim değişikliği, buzulların erimesiyle yeni deniz yollarını mümkün kılıyor. Asya-Avrupa hattında sürelerin kısalması, maliyetlerin düşmesi ve yeni ticari koridorların oluşması, Grönland’ı yalnızca maden değil, deniz ticareti açısından da bir “kontrol ve gözetim” noktası haline getirebilir.
Çin faktörü, tartışmanın omurgasını oluşturuyor
Bu yeni güç denkleminin en tartışmalı boyutlarından biri, ABD’nin artan ilgisi. Son dönemde Washington’dan gelen sert açıklamalar, Grönland yönetimi ve Danimarka tarafından açık biçimde eleştirildi. Kopenhag ise adanın “satılık olmadığı” mesajını defalarca vurguladı. Buna karşın ABD’nin ısrarı devam ediyor.
Çin faktörü de bu tartışmanın omurgasını oluşturuyor. Küresel kritik mineral piyasasında Çin’in üretim ve özellikle işleme-rafinasyon kapasitesi belirleyici. Nadir toprak elementlerinde işleme/rafinasyonda yaklaşık yüzde 70’lik kontrol; grafit üretiminde yüzde 73; galyumda yüzde 98; germanyumda yüzde 95 gibi oranlar, bağımlılık tartışmasının neden bu kadar sert yaşandığını ortaya koyuyor. Üstelik Çin, alüminyum, kobalt ve lityum gibi alanlarda da yüksek proses kapasitesine sahip. Bu tablo, Grönland gibi alternatif kaynak merkezlerinin Batılı ülkeler açısından “çeşitlendirme” umudu olarak görülmesini sağlıyor.
Avrupa Birliği ise bir yandan 2050 karbon nötr hedefi doğrultusunda yeşil dönüşümün hammadde ihtiyacını güvenceye almak istiyor, diğer yandan çevre standartları ve doğa koruma hassasiyeti nedeniyle temkinli davranıyor. Grönland AB üyesi değil; ancak özel bir ortaklık ilişkisi var. Bu da, madencilik projelerinin hem ekonomik hem de çevresel ölçütlerle birlikte ele alınmasını kaçınılmaz kılıyor.
Grönland’ın hikayesi, aslında çağımızın hikayesini yansıtıyor. İklim değişikliği, teknoloji devrimi ve enerji dönüşümü aynı anda hızlanırken, ham madde ve lojistik hatları yeniden tanımlanıyor. Bu ada, buzulların çekildiği her yıl biraz daha görünür hale gelen bir gerçekliği simgeliyor. Geleceğin jeopolitiği, yalnızca haritaların üstünde değil, haritaların altında, kayaçların içinde ve tedarik zincirlerinin düğüm noktalarında yazılıyor.