2026 yılında yayımlanan ve “Building Resilience” başlığı etrafında şekillenen küresel risk ve dayanıklılık raporları, uluslararası sistemin içinde bulunduğu dönüşümü anlamak açısından önemli bir kırılma noktasına işaret ediyor. Özellikle World Economic Forum tarafından ortaya konan küresel risk çerçevesiyle paralel ilerleyen bu çalışmalar, artık dünyanın yalnızca “risklerin arttığı” bir dönemden geçmediğini; aksine risklerin iç içe geçtiği, birbirini tetiklediği yeni bir kırılganlık çağına girdiğini ortaya koyuyor. Bu yeni dönemde klasik risk yönetimi anlayışı yerini hızla “dayanıklılık inşasına bırakıyor.
Bu tabloyu daha da netleştiren önemli katkılardan biri de OECD tarafından yayımlanan son raporlar. OECD, özellikle kamu politikaları ve ekonomik yapı açısından dayanıklılığın artık büyüme kadar kritik bir hedef hâline geldiğini vurguluyor. Kuruma göre son yıllarda yaşanan pandemi, enerji krizi, enflasyon dalgası gibi küresel şoklar ekonomilerde kalıcı verimlilik kayıplarına ve gelir dağılımında bozulmaya yol açtı. OECD verileri, bazı ülkelerde reel gelirlerin pandemi öncesi seviyelere hâlâ ulaşamadığını ve tedarik zinciri kırılmalarının maliyetlerinin küresel ölçekte milyarlarca doları bulduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle OECD, dayanıklılığı yalnızca kriz anı yönetimi değil, uzun vadeli ekonomik mimarinin temel unsuru olarak tanımlıyor.
Yeni raporların ortak noktası açık: Küresel sistem artık doğrusal değil. Çok katmanlı, birbirine bağlı ve kırılgan bir yapıya sahip. Bu yapı içinde ortaya çıkan riskler tek başına değerlendirilemiyor; aksine zincirleme etkiler yaratıyor. Örneğin, iklim kaynaklı bir afet üretimi düşürüyor, bu durum tedarik zincirlerini aksatıyor, ardından fiyat artışları ve enflasyon geliyor, nihayetinde toplumsal huzursuzluklar ortaya çıkıyor. Bu nedenle uzmanlara göre artık tek tek riskleri yönetmek yeterli değil; bir risk ekosistemini yönetmek gerekiyor.
Bu kırılganlık çağının en belirgin alanlarından biri dijital dünya. Siber saldırılar artık sadece veri kaybı anlamına gelmiyor; doğrudan üretimi durduran, sistemleri kilitleyen sonuçlar doğuruyor. Şirketler için asıl mesele artık saldırıyı engellemek değil, saldırı sonrası ne kadar hızlı toparlanabildikleri. OECD de bu noktaya dikkat çekiyor ve dijital altyapıların kesintiye uğramasının millî gelir üzerinde ciddi etkiler yaratabileceğini vurguluyor.
Jeopolitik alanda ise tablo daha da karmaşık. Artan güç rekabeti, ticaret bloklaşmaları ve enerji bağımlılıkları küresel ekonomiyi daha kırılgan hâle getiriyor. OECD analizleri, son dönemde ticaret akışlarında gözlenen parçalanmanın uzun vadede küresel büyümeyi aşağı çekebileceğini ve maliyetleri artırabileceğini ortaya koyuyor. Bu nedenle kurumlar artık tek bir senaryoya göre değil, çoklu kriz senaryolarına göre hareket etmek zorunda.
İklim değişikliği ise artık yalnızca çevresel bir sorun değil; doğrudan ekonomik bir risk. Aşırı hava olayları altyapıları tahrip ederken, biyoçeşitlilik kaybı üretim süreçlerini tehdit ediyor. OECD’ye göre iklim kaynaklı afetlerin ekonomik maliyeti son yıllarda hızla artmış durumda ve bu maliyetler sigorta sistemlerinden kamu bütçelerine kadar geniş bir alanı etkiliyor. Bu durum, doğanın artık ekonomi dışı bir değişken değil, ekonominin merkezinde yer alan bir unsur olduğunu gösteriyor.
Teknoloji cephesinde ise yapay zekâ dikkat çekiyor. Yeni nesil raporlar, yapay zekânın hem riskleri büyütebileceğini hem de çözümün bir parçası olabileceğini ortaya koyuyor. OECD de bu noktada önemli bir uyarı yapıyor: Yapay zekâ verimlilik artışı sağlayabilir; ancak doğru yönetilmezse iş gücü piyasalarında dengesizlikleri derinleştirebilir. Bu nedenle teknolojinin kendisinden çok, nasıl yönetildiği belirleyici olacak.
Toplumsal düzeyde ise başka bir kırılganlık ortaya çıkıyor: güven krizi. Dezenformasyon, kutuplaşma ve kurumsal güven kaybı, teknik sorunları hızla siyasi krizlere dönüştürebiliyor. OECD, toplumların krizlere verdiği tepkinin ekonomik sonuçları doğrudan etkilediğini ve sosyal uyumun dayanıklılığın temel bileşenlerinden biri olduğunu vurguluyor.
Bu küresel tablo Türkiye açısından daha da kritik bir anlam taşıyor. Türkiye, jeopolitik olarak risklerin kesişim noktasında yer alıyor. Enerji hatları, ticaret yolları ve göç hareketleri açısından stratejik bir konumda bulunması, dışsal şoklara açıklığını artırıyor. Bunun yanında deprem riski gibi doğal afetler, fiziksel altyapı dayanıklılığını hayati bir mesele hâline getiriyor. Son yıllarda yaşanan büyük depremler, yalnızca insani kayıpları değil, ekonomik sistemin ne kadar kırılgan olduğunu da ortaya koydu. Ekonomik açıdan bakıldığında Türkiye’nin dış finansmana bağımlılığı ve küresel tedarik zincirleriyle entegrasyonu, sistemik riskleri daha da artırıyor. OECD verileri, gelişmekte olan ekonomilerin küresel finansal dalgalanmalara karşı daha hassas olduğunu gösteriyor. Bu da Türkiye için dayanıklılığın yalnızca kriz yönetimi değil, aynı zamanda ekonomik yapının güçlendirilmesi ve çeşitlendirilmesi anlamına geldiğini ortaya koyuyor.
Dijitalleşme alanında da Türkiye önemli bir potansiyele sahip. Ancak bu potansiyel beraberinde riskler de getiriyor. Siber güvenlik, veri altyapısı ve kritik sistemlerin korunması artık sadece teknik bir konu değil, ulusal güvenliğin bir parçası. OECD, dijital altyapıların korunmasının ekonomik istikrar için kritik olduğunu açıkça vurguluyor.
Nihayetinde, “Building Resilience” yaklaşımı bize yeni bir dünya düzeninin ipuçlarını veriyor. Bu yeni düzende mesele krizleri tamamen ortadan kaldırmak değil; krizler karşısında ayakta kalabilmek. Rekabet artık büyüme hızında değil, dayanıklılık kapasitesinde şekilleniyor. Kazananlar, krizleri önleyenler değil; kriz anında çalışmaya devam edebilenler olacak. Dolayısıyla bu yeni dönemin anlamı açık: Dayanıklılık artık bir tercih değil, zorunluluk.