Dünya ekonomisi son kırk yılın en köklü paradigma değişimlerinden birini yaşıyor. Uzun süre küresel ekonomi politikalarının temel ilkesi, devletin ekonomiden çekilmesi, piyasaların kaynakları en verimli biçimde dağıtması ve serbest ticaretin tüm ülkelerin refahını artıracağı varsayımıydı. 1990’lı yıllarda Dünya Ticaret Örgütü’nün genişlemesi, üretimin küresel ölçekte parçalanması ve uluslararası tedarik zincirlerinin derinleşmesi bu anlayışın en güçlü yansımaları oldu. Bugün ise aynı dünyadan söz etmek mümkün değil. ABD ile Çin arasındaki stratejik rekabet, Covid-19 pandemisi, Rusya-Ukrayna Savaşı, enerji arz krizleri, yarı iletken tedarikinde yaşanan darboğazlar ve yapay zekâ yarışının hız kazanması, küresel ekonomi anlayışını kökten değiştirdi. Artık ülkeler yalnızca ekonomik verimliliği değil; ulusal güvenliği, teknolojik bağımsızlığı ve tedarik zincirlerinin dayanıklılığını da ekonomik kararların merkezine yerleştiriyor.
Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) Temmuz 2026 tarihinde yayımladığı “Industrial Policy and Trade Tensions in Strategic Sectors” başlıklı çalışma, tam da bu dönüşümü anlamaya çalışan en önemli analizlerden biri olarak dikkat çekiyor. Bu rapor yalnızca sanayi teşviklerini inceleyen teknik bir akademik çalışma değil; aynı zamanda XXI. yüzyılda ekonomik gücün nasıl yeniden şekillendiğini ortaya koyan kapsamlı bir jeoekonomik değerlendirme niteliği taşıyor.
Serbest piyasadan stratejik devlete
1980 ile 2010 yılları arasındaki dönemde gelişmiş ekonomilerin büyük bölümü sanayi politikalarını büyük ölçüde terk etmişti. Özelleştirmeler hız kazanmış, devlet destekleri azaltılmış, düşük vergiler ve serbest ticaret küresel ekonomik düzenin temel unsurları hâline gelmişti. Üretimin en düşük maliyetli bölgelere kaydırılması ise küresel rekabetin doğal sonucu olarak görülüyordu. Ancak IMF raporu bugün artık tamamen farklı bir döneme girildiğini ortaya koyuyor. Artık devletler yalnızca düzenleyici değil; aynı zamanda yatırımcı, finansör ve stratejik yönlendirici konumunda bulunuyor. Hükûmetler doğrudan fabrika yatırımlarını destekliyor, yüksek teknoloji şirketlerine milyarlarca dolarlık teşvikler sağlıyor, kritik hammaddeleri güvence altına almaya çalışıyor ve yerli üretimi ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Başka bir ifadeyle, sanayi politikaları yeniden ekonomik stratejinin merkezine yerleşmiş durumda.
Stratejik sektörler neden bu kadar önemli?
Rapora göre artık bütün sektörler aynı önemde değerlendirilmiyor. Devletlerin yoğun biçimde desteklediği alanlar ortak bazı özellikler taşıyor.
İlk grup doğrudan ulusal güvenlikle ilişkili sektörlerden oluşuyor. Savunma sanayii, radar sistemleri, uydu teknolojileri ve siber güvenlik altyapıları yalnızca ekonomik faaliyet alanı değil; aynı zamanda devletlerin stratejik kapasitesinin temel unsurları olarak görülüyor.
İkinci grupta geleceğin teknolojileri yer alıyor. Yarı iletkenler, yapay zekâ, robotik sistemler ve kuantum teknolojileri ekonomik rekabet kadar teknolojik üstünlüğün de belirleyicisi hâline gelmiş durumda.
Üçüncü grup ise enerji dönüşümünün temelini oluşturan sektörler. Elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, güneş panelleri, rüzgâr türbinleri ve hidrojen ekonomisi önümüzdeki on yılların üretim yapısını şekillendirecek sektörler olarak öne çıkıyor.
Bu sektörlerin ortak özelliği yalnızca yüksek katma değer üretmeleri değil; aynı zamanda ülkelerin teknolojik bağımsızlığına, askerî kapasitesine ve jeopolitik etkisine doğrudan katkı sağlamaları.
Rakamlar küresel eğilimi doğruluyor
IMF’nin oluşturduğu kapsamlı uluslararası veri seti, sanayi politikalarındaki değişimin istisnai değil, küresel bir eğilim olduğunu gösteriyor. Özellikle Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Japonya ve Güney Kore stratejik sektörlere yönelik devlet desteklerini 2015 yılından itibaren hızla artırdı. Covid-19 sonrasında ise bu artış adeta yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Bugün devlet teşvikleri artık kriz dönemlerinde başvurulan geçici araçlar olmaktan çıkmış durumda. Sanayi destekleri birçok ülkede kalıcı ekonomik politika hâline geliyor.
Çin modeli: Devlet destekli rekabet
Raporda en dikkat çekici değerlendirmeler Çin üzerine yapılıyor. Yazarlara göre Çin’in küresel üretim gücü yalnızca düşük işçilik maliyetlerinden kaynaklanmıyor. Devlet destekli düşük faizli krediler, kamu bankalarının finansmanı, vergi avantajları, ihracat teşvikleri ve doğrudan kamu yatırımları Çin sanayisinin rekabet gücünü belirgin biçimde artırıyor.
Bugün Çin; güneş paneli üretiminde, lityum bataryalarda, elektrikli araçlarda, kritik minerallerde, elektronik ara mallarında küresel üretimin önemli bölümünü kontrol ediyor. IMF’nin ekonomik modeli, bu başarının önemli ölçüde uygulanan sanayi politikalarından kaynaklandığını ortaya koyuyor.
ABD farklı bir yol izliyor
Rapor, ABD’nin yaklaşımının Çin’den farklı olduğuna dikkat çekiyor. Washington’un temel amacı ihracatı artırmak değil. Asıl hedef; kritik üretimin yeniden ülkeye dönmesi, Çin’e olan teknolojik bağımlılığın azaltılması, stratejik sektörlerde liderliğin korunması. Bu yaklaşımın en önemli örneklerinden biri CHIPS and Science Act. Yaklaşık 52 milyar ABD doları tutarındaki kamu desteği doğrudan yarı iletken yatırımlarına ayrılmış durumda. Bir diğer önemli program olan Inflation Reduction Act ise temiz enerji ve sanayi yatırımları için yaklaşık 369 milyar ABD doları düzeyinde teşvik içeriyor. Bu büyüklükler, devletin yeniden sanayi politikasının en önemli aktörü hâline geldiğini açık biçimde gösteriyor.
Avrupa’nın önceliği yeşil sanayi
Avrupa Birliği ise daha farklı bir strateji izliyor. AB’nin odağında; karbon nötr üretim, yeşil sanayi, hidrojen ekonomisi, batarya üretimi, elektrikli ulaşım sistemleri var. Ancak IMF’ye göre Avrupa’nın teşvik sistemi Çin kadar merkezi ve yoğun değil. Destekler büyük ölçüde üye ülkeler arasında dağılmış durumda bulunuyor.
Ticaret savaşları gerçekten çözüm mü?
Raporun en dikkat çekici bulgularından biri de ticaret savaşlarının etkisiyle ilgili. ABD’nin Çin’e uyguladığı gümrük tarifeleri Çin’in ihracat avantajını azaltıyor. Ancak bu avantajı tamamen ortadan kaldırmıyor. Çünkü devlet teşvikleri üretim maliyetlerini aşağı çekmeye devam ediyor. Dolayısıyla yalnızca gümrük vergileri uygulamak, güçlü sanayi politikalarının yarattığı rekabet avantajını tek başına ortadan kaldırmaya yetmiyor.
Küresel refah paradoksu
IMF’nin ulaştığı belki de en önemli sonuç “küresel refah paradoksu” olarak tanımlanabilecek tablo. Her ülke kendi açısından düşünüldüğünde sanayi teşvikleri kısa vadede önemli avantajlar sağlayabiliyor. Ancak bütün ülkeler aynı politikayı izlemeye başladığında; dünya ticareti küçülüyor, yatırımlar daha verimsiz alanlara yöneliyor, üretim maliyetleri yükseliyor, fiyatlar artıyor, küresel refah azalıyor. Ekonomi literatüründe bu durum mahkûm ikilemine (prisoner’s dilemma) benzer bir stratejik denge problemi olarak değerlendirilebilir. Tek tek bakıldığında rasyonel görünen politikalar, herkes tarafından uygulandığında ortak sonucu kötüleştirebiliyor.
Türkiye bu dönüşümün neresinde?
IMF raporunu Türkiye açısından okuduğumuzda oldukça dikkat çekici fırsatlar ortaya çıkıyor. Bugün küresel üretim yalnızca Çin’e bağımlı kalmak istemiyor. Literatürde China+1 olarak tanımlanan yeni yaklaşım, üretimin alternatif merkezlere yayılmasını hedefliyor. Bu süreçte; Türkiye, Hindistan, Vietnam, Meksika, Polonya öne çıkan ülkeler arasında yer alıyor. Türkiye’nin Avrupa’ya coğrafi yakınlığı, Gümrük Birliği üyeliği, gelişmiş otomotiv sanayisi ve güçlü üretim altyapısı önemli avantajlar sağlıyor.
Türkiye’nin güçlü olduğu alanlar
Raporda tanımlanan stratejik sektörlerle Türkiye’nin mevcut üretim kapasitesi büyük ölçüde örtüşüyor. Türkiye özellikle; savunma sanayii, elektrikli araç tedarik zinciri, güç elektroniği, makine üretimi, beyaz eşya, demir-çelik, havacılık, yazılım ve gömülü sistemler alanlarında küresel değer zincirlerinde daha üst sıralara çıkabilecek önemli bir potansiyele sahip. Son yıllarda savunma sanayiinde elde edilen ihracat başarısı bunun en somut örneklerinden biri olarak gösterilebilir.
Bununla birlikte Türkiye’nin henüz yeterli kapasite oluşturamadığı kritik alanlar bulunuyor. İleri yarı iletken üretimi, batarya hücresi teknolojileri, kritik mineraller, yüksek teknoloji kimyasalları gibi alanlarda küresel rekabet oldukça sertleşiyor. Bu alanlarda gerekli yatırımlar yapılmadığı takdirde Türkiye’nin yalnızca montaj üssü konumunda kalma riski bulunuyor.
Yapay zekâ çağında rekabetin yeni tanımı
IMF raporu doğrudan yapay zekâ üzerine yazılmış bir çalışma değil. Ancak satır aralarında son derece önemli bir gerçek ortaya çıkıyor. Önümüzdeki dönemde ekonomik rekabet artık yalnızca ucuz iş gücü üzerinden yürümeyecek. Yeni rekabet; veri, işlem gücü, yarı iletkenler, enerji altyapısı, yapay zekâ sistemleri, ileri üretim teknolojileri üzerinden şekillenecek. Bugün yarı iletken yatırımı yapan ülkeler yalnızca çip üretmiyor. Aslında geleceğin yapay zekâ ekonomisinin altyapısını inşa ediyor.
IMF’nin bu çalışması, küresel ekonominin artık yalnızca serbest piyasa ilkeleriyle açıklanamayacağını açık biçimde ortaya koyuyor. Yeni dönemde devlet yeniden ekonominin en önemli aktörlerinden biri hâline geliyor. Sanayi politikaları artık sadece ekonomik büyümenin değil, ulusal güvenliğin, teknolojik bağımsızlığın ve jeopolitik rekabetin de temel araçlarından biri olarak görülüyor.
Türkiye açısından bu dönüşüm önemli fırsatlar kadar ciddi sorumluluklar da içeriyor. Kısa vadeli ve dağınık teşviklerden ziyade, uzun vadeli, performans odaklı ve teknoloji yoğun bir sanayi stratejisi oluşturulması kritik önem taşıyor. Eğitimden Ar-Ge’ye, enerji altyapısından sermaye piyasalarına kadar bütüncül bir politika seti oluşturulmadığı sürece küresel değer zincirlerinde üst sıralara yükselmek kolay olmayacak.
Raporun belki de en önemli mesajı şu:
Yeni küresel düzende ekonomik güç yalnızca serbest ticaretle değil; stratejik sektörlere yapılan yatırımlarla, teknolojik kapasiteyle ve devletlerin uzun vadeli sanayi vizyonuyla belirlenecek. Artık ülkeler arasındaki rekabetin temel sorusu, “Kim daha ucuza üretim yapıyor?” değil; “Kim geleceğin kritik teknolojilerini geliştiriyor, kontrol ediyor ve küresel değer zincirlerini yönlendirebiliyor?” sorusu.
Rapor, dünya ekonomisinin bundan sonraki yönünü anlamak isteyenler için tam da bu soruya ışık tutuyor.