Ortadoğu’da İran merkezli savaş ekonomik ve diplomatik boyutlarıyla hızla derinleşirken, Türkiye’nin bugüne kadar titizlikle sürdürdüğü “denge siyaseti” giderek daha kırılgan hale geliyor. Riyad’da geçen hafta düzenlenen kritik zirve, bu kırılmanın en somut işaretlerinden biri olarak öne çıktı.
Suudi Arabistan’ın ev sahipliğinde gerçekleştirilen Arap ve İslam ülkeleri dışişleri bakanları toplantısı görünürde bölgesel güvenlik ve istikrarı güçlendirmeyi hedefliyordu. Ancak toplantı sürerken Riyad’a düşen İran füzeleri, yayınlanan bildiride olabilecek yumuşak ifadeleri de sertleştirdi. Bildiri İran’ı açık şekilde hedef alan bir metne dönüşürken, toplantı fiilen bir “saflaşma platformu” halini aldı.
Riyad bildirisinde İran’ı bombalayan ABD’nin hiç adının geçmemesi çok dikkat çekici. İsrail ise İran saldırıları için değil, Güney Lübnan bombalaması için kınandı.
Nitekim Körfez Arapları da giderek ABD-İsrail ortaklığına dahil olmaya yönelik adımlar atıyorlar; Suudi Arabistan, Kral Fahd Hava Üssü’nü ABD kuvvetlerine açtı, bölgeye daha fazla ABD askeri sevk ediliyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nden ise 9 aya kadar varabilecek uzun süreli bir savaşa hazır olduğuna ilişkin açıklamalar gelmeye başladı.
Tarafsızlığı kaybetmek çok maliyetli
Türkiye açısından sorun tam da burada başlıyor: Körfez Arapları tam gaz savaşa dahil olmaya doğru ilerlerken, Riyad’da Türkiye’nin de altına imza koyduğu bildirinin tonu, Ankara’nın İran savaşındaki tarafsızlık iddiasını zedeleyebilecek nitelikte. Bu durum, Türkiye’nin hem Tahran’la ilişkilerini hem de arabuluculuk kapasitesini zorlayabilecek bir gelişme.
Özellikle İran’la ekonomik bağlar ve sınır güvenliği düşünüldüğünde, tarafsızlığın aşınması Türkiye için doğrudan maliyet anlamına gelebilir.
İngiltere’nin, İran hedeflerine yönelik olası hava operasyonları için ABD’ye üslerini açması ise Batı cephesinde de fiili hizalanmanın başladığını gösteriyor. Kıbrıs Rum Kesimi son anda İngiltere Başbakanı’ndan ricacı oldu da, Kıbrıs adasındaki İngiliz üslerinin İran’a saldırı için kullanılmayacağı açıklandı. Ancak buna da “şimdilik” kaydını koymakta fayda var elbette.
Türkiye’nin NATO müttefikleri bugüne kadar ABD Başkanı Trump’ın “savaşa katılın” baskısına direnmeyi başarabildiler. Ancak Londra’dan gelen bu haberler, NATO’nun, dolayısıyla Türkiye’nin de savaşta tarafsızlığını etkilemeye aday.
“Hürmüz’ü açma” koalisyonu
ABD Başkanı Trump’ın çağrısıyla Hürmüz Boğazı’nın ticari gemi trafiğine açılması için küresel hareketlilik başladı. Önce Avrupa ülkeleri buna katılacaklarını açıkladılar, sonra Arapların da eklenmesiyle “Hürmüz’ü açma” koalisyonuna katılan ülke sayısı 22’ye ulaştı. Türkiye’nin aralarında olmaması doğru karar.
İran da Hürmüz meselesinde giderek “meşruiyeti” kaybettiğini görmüş olmalı ki, dün ani bir kararla Boğazı “düşman gemileri” hariç, tüm ticari gemilere kontrollü şekilde açacağını açıkladı. Tahran, ABD Başkanı Trump’ın bir “kozunu” daha geri almayı başaracak gibi.
Tahran yönetimi bir yandan da özellikle Avrupa ülkelerine, menzili 4 bin km’yi bulan füzelerle “aba altından sopa” gösteriyor; Diego Garcia’daki ABD-İngiltere üssüne fırlatılan İran füzesi hedefi vuramasa da, “menzil gösterisi” yapmayı başardı. Artık Londra da Paris de Berlin de İran füzelerinin menzilinde olduklarını biliyorlar.
Kara savaşı kapıda mı, yoksa İran’ı masaya oturtmak için hamle mi?
Krizin askeri boyutunun genişleme ivmesini sürdürmesi, Türkiye’nin tarafsızlığını daha da zora sokma eğiliminde; ABD, Ortadoğu’ya dört bini aşkın deniz piyadesi ve üç savaş gemisi sevk etti. Bu askerlerin İran’ın petrol altyapısının büyük bölümünün yer aldığı Hark adasının işgalinde kullanılma ihtimali dillendiriliyor.
Ancak ABD’nin bölgeye asker sevkiyatı, iç kamuoyunda İran savaşının meşruiyetini savunmakta güçlük çeken Washington yönetiminin Tahran’ı ateşkese zorlamak için kullandığı bir unsur da olabilir. Nitekim ABD’nin Umman ve Mısır gibi aracılar vasıtasıyla İran’a ateşkes şartlarını ilettiğine ilişkin haberler çıkmaya başladı.
Uluslararası basına sızan bilgiler, ABD’nin İran’a yönelik taleplerinin bir ateşkesten çok kapsamlı bir “stratejik geri çekilme” dayatması niteliğinde olduğunu ortaya koyuyor. ABD savaşı bitirmek için İran’dan;
- Füze programının 5 yıl askıya alınmasını;
- Uranyum zenginleştirmenin tamamen durdurulmasını;
- Natanz, İsfahan ve Fordow nükleer tesislerinin tamamen devre dışı bırakılmasını;
- Ülkenin nükleer altyapısının sıkı uluslararası denetime açılmasını;
- İran füze envanterine bölgesel sınırlama getirilmesini;
- Tahran’ın bölgedeki Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi vekil güçlerine desteği kesmesini talep ediyor. Tahran açısından fiilen “stratejik teslimiyet” anlamına gelen bu şartların kabul edilme ihtimali oldukça düşük.
Savaşın asıl kazananları...
İran meselesine ilişkin sorulması gereken asıl soru şu; Savaşının asıl kazananı kim/kimler?
İran, ABD-İsrail’in müthiş askeri gücüne karşı olağanüstü bir direnç gösteriyor da olsa, kaybettiği açık; Yıllardır ilmek ilmek dokuduğu nükleer altyapısı da, askeri altyapısı da yerle bir olmakta. Başta dini lider olmak üzere, Molla rejiminin baş aktörleri teker teker öldürülmekte.
Körfez Arapları açısından “saadet devri” bitti; Sadece Katar’da vurulan tek bir doğalgaz tesisinin ülkeye maliyeti 20 milyar dolar. Suudi Arabistan ve BAE yıllarca eski petrol üretim ve satış kapasitelerine dönemeyecek gibiler.
İsrail’in bölgede etkinliği arttı. Ancak Netenyahu’nun bunu sonbaharda yapılacak seçimlerde kişisel başarıya dönüştürüp dönüştürmeyeceği meçhul. Ayrıca ABD’deki İsrail desteğinin özellikle genç nesilde dramatik şekilde düşmesi, orta vadede İsrail’i Washington’a dayanarak bölgeyi dizayn etme hayalinden vazgeçmeye zorlayacak gibi.
ABD Başkanı Trump kişisel olarak “kaybedenler kulübünde” görünüyor; Kasım’daki ara seçimler öncesinde Trump’a yönelik Amerikan seçmen desteği diplerde.
Ancak ABD ülke olarak “kazananlar kulübüne” koyulmaya aday; Venezuela’daki lider değişiminin ardından ABD, İran’ı da yakıp yıkarak orta-uzun vadede en büyük küresel rakibi Çin’e petrol arzını büyük ölçüde sekteye uğrattı.
Bitmedi;
Columbia Üniversitesi’nden Joseph Massad’ın değerlendirmesine göre, İran savaşı ele, basit bir “ABD-İsrail ilişkisi” değil. Arkasında çok daha derin bir çıkar ağı var; ABD’de sıradan vatandaşlar savaş nedeniyle ekonomik olarak imkanlarını kaybederken, ABD’nin dev savunma şirketleri, dev enerji şirketleri ve küresel finans çevreleri bu savaşın en büyük kazananları.
Massad’a göre bu şirketler açısından, savaş jeopolitik değil, ekonomik bir araç; İsrail ise bu sistem içinde bağımsız bir aktörden çok, ABD stratejisinin entegre bir parçası, bir nevi “vekil güç” olarak konumlanıyor. Haksız mı?
Savaşa devam için 5, bitirmek için 2,5 trilyon dolar...
Uluslararası basına sızan bilgilere göre ABD sadece İran’a yönelik değil, Körfez Araplarına yönelik de çatışmaya ilişkin yeni şartlar ortaya koymaya başlamış durumda.
Buna göre Washington Körfez ülkelerinden savaşın sürmesi için- İran’da rejim değişikliği ve ülkenin altyapısının tamamen yok edilmesi- 5 trilyon dolar, savaşın durdurulması için 2.5 trilyon dolar istiyor. Bu iddialar, bölgesel güvenlik mimarisinin giderek “finansal yük paylaşımı” üzerinden yeniden şekillendiğini gösteriyor.
ABD’nin Körfez Arapları’ndan savaş için para istediğine ilişkin haberler henüz resmi olarak doğrulanmasa da, akla yakın geliyor. Çünkü Irak savaşında da, Suriye’de Esad’ın devrilmesinde de ABD tüm mali yükü Körfez Arapları’nın üzerine yıkmıştı. Neden şimdi de aynısı olmasın?
