Çin’in son 30 senedeki inanılmaz yükselişi, ekonomik kalkınmayla demokrasi arasındaki bağlantıyı sorgulayanların sayısının daha da artmasına neden oldu. Öyle ya, Singapur gibi zengin bir otokraside mi yaşamayı tercih edersiniz, yoksa Arjantin gibi fakir bir demokraside mi?
Trump’ın ikinci dönemiyle birlikte, dünya genelinde hem ekonomi hem de uluslararası ilişkilerde keyfi kararların ve uygulamaların giderek arttığını görüyoruz. ABD başta olmak üzere, gelişmiş ülkelerde bile kurumların bilinçli bir şekilde yıpratıldığı, kurallara dayalı karar alma süreçlerinin zayıflatıldığı bir süreçteyiz. Bu durum, ekonomi alanında öngörülebilirliği belirgin bir şekilde azaltarak, bireylerin ve şirketlerin yatırım, tüketim ve tasarruf kararlarını olumsuz etkiliyor. Teknoloji alanındaki gelişmelerin de hız kazandığı bu dönemde belirsizliklerin iyice artması, birçok kişiyi derinden kaygılandırıyor.
Trump gibi düşünenlerin demokrasiye bakış açısı
Günümüzde, güçlü liderlere duyulan hayranlık, demokrasiye duyulan inancın önüne geçmiş durumda. Trump ve onun gibi düşünenler, demokrasiye ve güçlü kurumlara bağlı kalmaya devam eden liderleri zayıflıkla suçlarken, ülkelerini demir yumrukla yöneten liderlere övgü yağdırmaktan kaçınmıyorlar. Kurumsal denge ve kontrol mekanizmaları, zaman kaybettiren gereksiz bürokratik engeller olarak yaftalanıyor.
Bu aslında pek de yeni bir konu değil. Stanford Üniversitesi’nin Demokrasi Eylem Laboratuvarı tarafından Kasım 2025’te yayınlanan “Demokrasinin Ekonomik Büyüme Üzerindeki Etkisi” başlıklı çalışma, Samuel P. Huntington ve Joan M. Nelson gibi akademisyenlerin, Güney Kore ve Singapur gibi otokratik rejimlerin yarattığı ekonomik mucizelerden hareketle geliştirdikleri teorileri hatırlatarak başlıyor. Bu düşünürler, otoriter sistemlerin hızlı sanayileşme politikalarını uygulamadaki başarılarına dikkat çekerken, demokrasilerde zaman zaman yaşanan siyasi kilitlenme ve hiç bitmeyen seçim döngülerinin büyümeyi engelleyebileceğini ima etmişlerdi. Çin’in son 30 senedeki inanılmaz yükselişi, ekonomik kalkınmayla demokrasi arasındaki bağlantıyı sorgulayanların sayısının daha da artmasına neden oldu. Öyle ya, Singapur gibi zengin bir otokraside mi yaşamayı tercih edersiniz, yoksa Arjantin gibi fakir bir demokraside mi?
Yazının başında bahsettiğim Stanford Üniversitesi çalışmasında, Daron Acemoğlu, James Robinson, Suresh Naidu ve Pascual Restrepo tarafından 2019 yılında yayınlanan önemli bir makaleye atıf var. Acemoğlu ve arkadaşları, 1960-2010 yılları arasında 175 ülkeyi kapsayan bir çalışmada, demokrasinin uzun vadeli ekonomik büyümeye olumlu katkı yaptığını tespit etmişler. Bu çalışmanın en dikkat çekici yanı, demokrasinin olumlu etkisinin hangi kanallar üzerinden ortaya çıktığını da saptaması. Buna göre demokratik yönetimler üç ana eksende başarılı oluyor: Birincisi, ekonomik reformlar sayesinde ülkedeki yapısal sorunlar çözülebiliyor. İkincisi, kamu maliyesi disiplin altına alınarak, eğitim ve sağlık hizmetlerinin kalitesi artırılabiliyor. Bu da büyüme açısından en önemli girdilerden birisi olan beşerî sermayenin güçlenmesine katkı sağlıyor. Üçüncü olarak, demokrasiler daha fazla yatırımı teşvik ederek ve toplumsal huzursuzlukları da azaltarak daha yüksek bir milli gelir seviyesine ulaşılmasını mümkün kılabiliyor. Acemoğlu ve arkadaşları, demokrasinin ekonomik kalkınmanın erken aşamalarında büyüme için kötü olduğuna dair yaygın iddiaların aksine, bulgularının gelir düzeyine göre herhangi bir farklılık göstermediğini de vurguluyorlar. Tüm bunları dikkate aldığımızda, çalışmanın bulguları, daha güçlü kurumsal ve toplumsal yapılar sayesinde, demokratikleşmenin 25 yıllık bir dönemde bir ülkenin milli gelirini %20-25 artırabileceğine işaret ediyor.
Kurumsallaşmış otokrasiler, demokrasilerle benzer bir hızda büyüyebiliyor
Demokrasinin ekonomik büyüme ve refah üzerindeki etkisinin daha iyi beşerî sermaye ve daha güçlü kurumlar üzerinden ortaya çıktığına yönelik tek çalışma bu değil. 2025 yılında Blattman ve arkadaşlarının bir çalışmasında, öncelikle demokratik rejimlerde kişi başına milli gelir büyümesinin, otokratik rejimlere göre daha yüksek olduğu tespiti yapılıyor. Bu çalışmanın dikkat çekici yanı, otokrasilerin de kendi içlerinde ekonomik büyüme ve refah konusunda farklılaştığıyla ilgili tespitleri. Çalışma otokrasileri, tek kişiye bağlı olanlar ve kurumsal olanlar olarak ikiye ayırıyor. Tek kişiye bağlı otokrasiler, kişisel gücün yoğunlaştığı ve liderler üzerindeki kurumsal kısıtlamaların zayıf olduğu rejimler olarak tanımlıyor. Çalışmanın bulgularına göre bu rejimler, demokrasilere göre yıllık olarak yaklaşık bir puan daha düşük bir oranda büyüme eğiliminde. Öte yandan, kurumsallaşmış otokrasiler, demokrasilerle benzer bir hızda büyüyebiliyor. Bu bulguya göre, bir ülkede güçlerin tek elde toplanmaması ve güçlü kurumların denge, düzenleme ve kontrol fonksiyonlarını yerine getirebilmesi, ekonomik büyüme açısından demokrasinin varlığından daha hayati bir rol oynuyor. Aslında bu tespit, Çin’in ekonomide ve teknolojide sağladığı başarıyı anlamamızı, bir nebze de olsa kolaylaştırıyor.
Özetlemek gerekirse, demokratik rejimlerin otokratik rejimlere göre daha iyi bir ekonomik büyüme performansı sergilediği pek çok çalışmada tespit edilebiliyor. Ancak, bir ülke ister demokratik ister otokratik olsun asıl önemli olan, büyüme ve refah için o ülkede kurumların güçlü olması. Elbette en ideali, hem demokratik hem de güçlü kurumlara sahip olan bir ülke. Bu idealden vazgeçmememiz lazım.