Devir teslim töreni yapılacaktı ve görevi devredecek ve devralacak patronlar kapıda durmuş gelenleri büyük bir sevecenlikle ve güler yüzle karşılıyordu. Yeni dönemle ilgili talepler alınacak ve görüşler dinlenecekti. Töreni takip edecek ve görüşlerini sıralayacak olanlarda sanki biraz umutsuzluk vardı. Söyledikleri yine dinlenecek ve yine yerine getirilmeyecek miydi, bilmiyorlardı ama galiba öyle olacaktı. Geçmişte de benzer şekilde karşılanmışlardı, ne var ki verilen sözler genellikle tutulmamıştı ve bu yüzden bu tür sıcak buyur etmelerin pek önemli olmadığını artık öğrenmişlerdi. Yine de görüşlerini aktaracaklardı ve umutlu olmaya çalışıyorlardı.
“Oturun, ayakta kalmayın” dedi görevi devralacak yeni patron. Herkes bir yere ilişti, gençlerden ayakta kalanlar olmuştu, onlar da önemli değil dercesine zoraki gülümsedi. Görevi devredecek olan da makamın yeni sahibinin yanına oturdu. Orta yaşı epeyce geçmiş ama gayet zinde görünen patron koltuğuna yerleşti, kıyafetini düzeltti ve derin bakışlarla konuklarını süzdü. Kendisinden neler talep edileceğini hemen hemen biliyordu, zaten her yıl neredeyse aynısı olurdu. “Adettendir” diye düşündü, “Şimdi herkesi kabul edip dinlemesem mutsuz olurlar, en iyisi ne düşünüyorlar ilk ağızdan duymak”…
Patron her kesimden birer kişinin kendi arasında temsilci seçip göndermesini istemişti. Öyle ya herkesle görüşmesi zaten mümkün olamazdı ki. Bu sefer de öyle yapılmış, her kesim birer temsilci seçerek göndermişti.
“En büyük sorunu yaşayan hangi kesim acaba” diye bir an içinden geçirdi patron ama aslında bu sorunun yanıtını zaten biliyordu. Gözü genç birine ilişti, kılık kıyafetinden işçi olduğu anlaşılıyordu.
“Sen genç işçi kardeşim, ne düşünüyorsun, hele bir anlat durumunu, dinliyorum.”
“Efendim malumunuz asgari ücret yeni belirlendi ve bir artış yapıldı ama ancak 28 bin lira oldu, bununla nasıl geçinelim, bu ücret!”
“Tamam tamam, anladım; daha yüksek ücret istiyorsunuz da devletin imkanları buna müsait mi, bunu da düşünün.”
Patron açık vermişti; öyle ya, asgari ücret artışı devlete yük olmazdı ki, durumu kurtarmaya çalıştı…
“Ama efendim asgari ücretin artmasıyla devletin imkanları arasında nasıl bir ilişki var ki?”
Patron kaşlarını çattı, açık verdiğini hissetti. Öyle ya asgari ücret daha yüksek belirlense bu devletin aleyhine değil, lehine olurdu. “Yani özel sektörü de düşünmek gerekir değil mi? Onların görüşünü de soracağım. Bakalım onlar ne diyor? Hem daha fazla zam yapılsa ve işten çıkarılsan, bunu ister misin” diyerek hatasını örtmeye çalıştı.
İşten olma kozunu ileri sürerek işçiyi alt ettiğini düşünen patron onun tekrar konuşmasına fırsat vermeden tanınmış sanayiciye döndü:
“Siz ne diyorsunuz bu konuda?”
“Efendim asgari ücret artışı gayet isabetli oldu. Ama biliyorsunuz başka sorunlarımız var.”
Patron gözlerini kısıp “Yine aynı şeyleri duyacağım” dercesine baktı. Sanayici devam etti konuşmaya:
"Doları şimdi 60 yapsam, önce ‘İthal maliyet arttı’ diye şikayet edecek, sonra da 60’ı da beğenmeyeceksiniz..."
“Kredi kanalları hâlâ kapalı. Merkez Bankası faiz indiriyor ama krediye ulaşamıyoruz ki. Üstelik faiz hâlâ yüksek.”
“Siz de genellikle maliyet artışı kadar zam yapıyorsunuz zaten.”
“Çaresizlikten” diye mırıldandı sanayici.
“Efendim bir de şu kur artışı, hep enflasyonun altında kalıyor, bu yıl da mı öyle olacak?”
“Dolar şimdi kaç lira, 41-42 mi, yarın kuru 60 lira yapsam bu sefer ‘İthal maliyet arttı’ diye yakınacaksınız, üstelik aradan üç beş ay geçecek 60’ı da beğenmeyeceksiniz. Bunun sonu yok ki.”
Sanayici yutkundu. “Öyleyse enflasyonu düşürecek gerçekçi adımlar atın da kur artışı ile olan makas açılmasın” demeye dili varmadı.
“Tamam, yine de not ediyorum; sanayici kur artışı ve ucuz kredi istiyor.”
Kasketini sanki birilerinin elinden almasından korkarcasına sımsıkı tutmuş bir çiftçi oturuyordu. “Sen ne ekip biçiyorsun” diye sordu patron.
“Bizim oralarda narenciye olur, bir de ne iyi gidiyorsa tarlamıza onu ekeriz. Ama çoğu ürün dalında ya da tarlada kalıyor, daha doğrusu bırakıyoruz.”
Bunun sebebini biliyordu ama yine de “Niye” diye sordu.
“Çoğu zaman bize verilen fiyat toplama maliyetimizi bile karşılamıyor.”
“Arkadaşın ürünü para etmiyor ve tarlada kalıyor, biz ise Ankara’da pazarda dünyanın parasını ödüyoruz” diye söze girdi emekli olduğu her halinde anlaşılan bir amca.
Emekli amca hem söz verilmeden konuşmuş, hem de hiç hoşa gitmeyecek şeyler söylemişti, zaten şu emekliler yok muydu!
Patron söz verilmeden konuşulmasından hoşlanmamıştı, ters ters baktı. Zaten emeklilerden pek hoşlanmazdı ya, o da ayrı. “Ne yapalım yani” dedi.
“Efendim ne yapılacağını söylemek ne haddimize. Ama ne bileyim aracılar fiyatı yükseltiyormuş, onlar için bir tedbir falan olmaz mı? Bir de şu bizim emekli maaşları. Hele hele kiralar…”
Koltuğuna biraz daha yerleşirken bakarız anlamında başını salladı patron. Emekli maaşları neyse de kiralar konusunda elinin kolunun bağlı olduğunu biliyordu, çaresizdi. O yüzden bu konuyu geçiştirmeyi tercih etti ve ayakta duran ve üniversiteli olduğu anlaşılan gence döndü.
“Sen ne diyeceksin delikanlı?”
“Efendim hangi birini saysam ki... Ben devlet yurdunda kalıyorum. Şartlarımız çok kötü. Devletin verdiği burs az, doğru dürüst yemek bile yiyemiyoruz. Belki daha kötüsü okula adım attığımız günden itibaren mezun olunca ne yaparız diye düşünüyor, onun kaygısını yaşıyoruz. İş yok ki.”
“Sen de yurt dışına kaçmanın planlarını yapıyorsun anlaşılan” diye geçirdi içinden patron.
Hanım hanımcık bir genç kız oturuyordu, gözlerinde hüzün… “Senin isteğin nedir kızım?”
“Ben öğretmenim efendim, ama yıllardır atama bekliyorum. Ülkemin neresinde olursa olsun çalışmaya hazırım ve hâlâ ailemden harçlık almak çok zoruma gidiyor.”
Bu gençlerin durumu gerçekten iç karartıcıydı.
Patronlar birbirine giriyor!
Büyük patron, hemen yanı başında oturmakta olan görevi devralacağı eski patrona döndü ve sesini yükseltti.
“Allah aşkına siz geçen yılı nasıl boşa harcamışsınız, hiçbir sorunu çözmemişsiniz, onca zaman ne yaptınız” diye çıkıştı.
“O kadar da değil” diye kendini savunmaya çalıştı eski patron.
“Enflasyonu 44’ten 30’lara düşürdük, faizi indirdik, bütçe iyi, cari açık çok yükselmedi; her şeyi de yapamazdık, biraz eksiğimiz kaldı haliyle…”
“Bunları da mı yapmayacaktınız yani” diye çıkıştı görevi devralacak olan…
“Kaldı ki o kadar çok sorun devrettiğiniz ortada. İşte vatandaşı birlikte dinledik. Daha söz veremediğim kaç kişi var, daha burada olamayan ne kadar çok kesim var. Kağıt üstünde bir şeyleri düzeltmiş görünüyorsunuz ama durum içler acısı. Üstelik ekonomi dışındaki konulara hiç değinmedim bile. Onun toplantısını da ayrıca yapacağız.”
Görev devir teslim töreninde tam bir gerginlik hakimdi artık.
“Sizi de göreceğiz. Bakalım siz enflasyonu 30’lardan kaça indirebileceksiniz. Bakalım siz bu şikayetlerin kaçını ortadan kaldırabileceksiniz. Göreve devralırken ben de çok umutluydum ve 2024’ü hiçbir şey yapmamakla eleştirmiştim ama konuşmakla olmuyor, benim elimden bu kadar geldi, sizi de göreceğiz Sayın 2026!”
2026 ayağa kalktı, onunla birlikte vatandaşlar da… Çoğu görüşünü dile getirememişti bile.
“Elimizden geleni yapacağız” dedi yeni patron 2026 ve kapıya yürüdü. Vatandaşların elini tek tek sıktı, moral vermeye çalışıyordu ama gözlerinde sanki bir umutsuzluk vardı. “Bir süre daha dişinizi sıkmanız gerekiyor” diyemedi bir türlü. Devraldığı ekonomik tablo kağıt üstünde fena görünmüyordu ama vatandaşı bire bir dinleyince durumun ne kadar iç karartıcı olduğu ortaya çıkmıştı. Bir an bir yıl sonrası canlandı gözünde ve yan koltukta oturur vaziyetteyken 2027’nin kendisine neler söyleyeceğini düşündü…